|
|
'İddialarımızın Hiçbirinden Vazgeçmiş Değiliz'
SDP GENEL BAŞKANI RIDVAN TURAN’IN
2. OLAĞANÜSTÜ KONFERANS’TA YAPTIĞI KONUŞMANIN METNİ
20 Haziran 2009
Değerli arkadaşlar
Ağustos 2002’de kuruluşundan bu yana partimiz SDP çok önemli süreçlerden
geçti ve önemli badireler atlattı. Bugün kuruluş iddialarından önemli
ölçüde uzaklaşmış ve kendini var eden grupların hemen tümünün partiden
ayrıldığı bir siyasi dönem yaşıyoruz. Belli ki bu durum her şeyden önce
ciddi bir devrimci analize ihtiyaç göstermektedir. Tarihi bilmek ve
analiz etmek dün için değil, yarın için önemlidir. Bu anlamda geriye
bakılmaksızın ileriye gidilemez.
Değerli arkadaşlar
SDP daha sonra kendini oluşturacak grup ya da bireylerle ÖDP’den
ayrıldığında ÖDP’ye dönük eleştirilerinin başında Kürt sorunu karşısında
takındığı tutum gelmekteydi. Kürt sorununda ezilenlerin yanında olmak
yerine ne devletin ne de Kürt halkının yanında olan, her ikisine de eşit
uzaklıkta bir üçüncü yolun politik pratiği yıllarca ÖDP’de bizim
mücadele ettiğimiz bir konu olmuştu. Diğer bir yandan, yüzünü sosyalizme
dönmüş olan partinin, işçi sınıfının egemen bir sınıf olarak
örgütlenmesini hedeflemek yerine, onun toplumsal muhalefet güçlerinden
birisi olarak ele alması, ÖDP’yi post-marksizmin ve Avrupa komünizminin
önemli bir mevzisi haline dönüştürmüştü. Bu yaklaşımların doğal sonucu
militan mücadeleden kopuk tutumu onu tam anlamıyla sistemle bir tarzda
ilişki kurmuş olan kentli orta sınıfların partisi haline getirmişti.
Çoğulculuk ve farklı görüşlerin meşruiyetinin iyice reddedildiği ÖDP
giderek monolitik bir ÖSP partisine dönüşmüştü. SDP’yi oluşturan
kesimlerin ÖDP’den ayrılış deklarasyonları aynı zamanda yeni kurulacak
olan partinin hangi politik öncüllerle kurulacağının da manifestosu
olmaktaydı.
Değerli
arkadaşlar
SDP kurulduğunda doğal olarak kitlesellik
açısından olmasa da ideolojik politik tutumu ve militan mücadele
anlayışı noktasında ÖDP pratiğini içererek aşan bir yapı oldu. Kuruluşu
itibarıyla Kurtuluş, Hareket, Odak, Dönüşüm, Troçkistler ve
bağımsızlardan oluşan SDP temel tezleri itibarıyla Kürt özgürlük
hareketi ile stratejik ittifak, sosyalistlerin birliği ve yeniden
yapılanması, sosyalist demokrasi gibi kendini sosyalist solun bütününden
farklı kılan yaklaşımlara sahipti. Bu biçimiyle Kurtuluşçular yol
arkadaşları ile birlikte eleştirdikleri ÖDP reformizmine ve
bürokratizmine karşı iddialarını gerçekleştirmek için ciddi ve önemli
bir deney alanı elde etmişti. ÖDP içindeyken postmarksist ve reformist
tezler nedeniyle bölünmüş olan Kurtuluş’un birleşmesi SDP’nin
gerçekleşebilme olanaklarını arttırmış, henüz kuruluş aşamasında kendini
bulduğu seçim süreci ise çok yıllardır parti bürolarında siyaset yapmayı
bir alışkanlık haline dönüştürmüş olan partilileri harekete geçirmişti.
SDP’nin bir seçim sürecinde kurulmuş olması partinin de bir pratik
üzerinde kurulmasına olanak sağlamakla kalmadı aynı zamanda kurulan
seçim bürolarında yapılan faaliyetlerle kısa sürede tanınması sonucunu
doğurdu.
SDP’nin sosyalistlerin birliği, özgürlük
hareketiyle stratejik ittifak, sosyalist demokrasi ve militan sokak
mücadelesi ekseninde örgütlenmeyi hedef alan politikaları, henüz çok
cılız olan gövdesine ağır yükler yüklemekle kalmıyor aynı zamanda
sosyalist hareketin bütünü nezdinde farklı
ve özgün bir yere oturmasını sağlıyordu.
Bu denli ciddi iddialara sahip olan SDP’nin çoğulcu yapısı ve tüzük
hükümleri ona sahip olması gereken bir esnekliği fazlasıyla
sağlamaktaydı. Ancak politik düzlem pek öyle değildi, biz de dahil olmak
üzere hemen tüm gruplar SDP’nin tüzük ve programı dışında bir tüzüğe ve
programa sahipti. Bu partinin çoğulcu yapısının doğal sonucuydu.
Değerli arkadaşlar
Kasım 2003 tarihinde Irak’ın
emperyalist ABD tarafından işgalinin gölgesinde
topladığı
1. Kongresinde SDP kendini şöyle
tanımlamıştı:
“SDP’nin adı, sosyalizm deneyimi karşısında, eleştirel ve öz-eleştirel
yaklaşımımızın simgesidir. SDP, sosyalist demokrasiyi, Türkiye’de
demokrasi, insan hakları uğrundaki mücadele boyunca halkın demokrasi
okulunda eğitilmesine katkıda bulunarak, partide emekçilerin,
kadınların, gençlerin, dışlananların etkinliğini sürekli arttırarak,
parti içi demokrasiyi aralıksız geliştirerek, farklı görüşlerin yan yana
yaşamasının koşullarını olgunlaştırarak, azınlığın çoğunluk olma hakkını
koşulsuz savunarak, yalnız parti üyelerinin değil, sosyalist demokrasiyi
işçi sınıfının, emekçilerin yaşam tarzı haline getirmek yoluyla
sosyalizme doğru hazırlanmaktadır.”
Kongre bu işgali şiddetle protesto ediyor ve halkların kendi kaderini
özgürce belirlemeleri temelinde bir Ortadoğu halklar federasyonu önerisi
yapıyordu. Emperyalist işgal ve Baas iktidarının devrilmesiyle birlikte
ortaya çıkan yeni durum ve Kürt sorununun özgün konumu SDP’nin önüne çok
önemli ve çözümlenmesi de bir o kadar zor sorunlar dikti. 2. Kongrede
hatasına işaret edilen “Sorunların Sorunu: Kürt Sorunu” ve “Amerikan
İşgalinde Güney Kürdistan” başlıklı 1. Kongre kararları bu çözümü zor
sorunların bir sonucuydu. Kürt özgürlük hareketini bir dönem yöneten
Osman Öcalan çizgisi ve bu çizginin emperyalist yayılmacılıktan olumlu
sonuçlar çıkaran yaklaşımı SDP’nin yönelimini de önemli ölçüde
belirlemişti. Kendi kaderi ile Kürt özgürlük hareketi arasında
dolayımsız bir ilişki kuran bir hareketin bu yaşanan yalpalanmadan
etkilenmemesi mümkün değildi. Bu konuda alınan iki karara muhalif olan
ve bu süreçten sonra yavaş yavaş aramızdan ayrılan grup ya da bireylere
bir özeleştiri borcu kendini bugün hissettirmektedir.
Bu konferansta SDP politik çizgisini anti-emperyalist anti-kapitalist
kesintisiz devrim sonucunda işçi sınıfının, emekçilerin, Kürt
yoksullarının iktidarını kurmak ve sosyalizme yönelmek olarak çizmişti.
Yine aynı konferansta partimiz emek barış güçlerinini birliği
perspektifini formüle etmiş ve Türkiye işçi sınıfı ile Kürt emekçileri
Türkiye’de devrimci sürecin temel itici güçleri olduğunu tespit ederek
bu iki gücün ittifakı gerçekleşmeden, toplumsal devrimci değişim yoluyla
farklı evrelerden geçecek olan kesintisiz devrime yaklaşmak ve iktidarın
alınmasıyla sosyalizme yönelmek mümkün olmadığı için Türkiye işçi sınıfı
ile Kürt emekçi sınıflarının ittifakı stratejik bir ittifaktır
demekteydi.
Emek, Barış, Demokrasi Bloğu Türkiye işçi sınıfı ile Kürt emekçi
sınıflarının stratejik ittifakının, o gün için gerçekleştirilmiş,
programı, örgütsel ilkeleri ve örgütsel biçimi henüz istikrar kazanmış
olmaktan ve gerekli genişlikten uzak, politik biçimiydi. Bu yaklaşım
SDP’ye bu andan sonra da önemli derecede rengini verecekti.
Yine aynı konferans temel bir meselenin örgütlenme meselesi olduğunu
tespit ederek parti örgütümüzün, örgütlenme çalışmalarını mahalle ve
fabrika-işyeri komiteleri oluşturma hedefi ile yürütmesi, örgütleme ve
siyasal teşhir çalışmalarını planlı ve süreğen bir biçimde yapmasının
önemine vurgu yapmaktaydı.
Partimizin bu dönemi kamuoyunda tanınmaya başlandığı, ÖDP’den ayrılmış
ve ciddi iddiaları olan yapının merakla takip edildiği bir dönem
olmuştur. Özellikle yasal alanda kurulmuş bir parti olmasına karşın
militan mücadelede öne çıkışı, NATO ve savaş karşıtı eylemlerde
gösterdiği militanlık, canlı kalkan eylemleri tüm dost ve düşman
güçlerin politik ilgisini üzerinde topluyordu. Aynı dönemde bir diğer
yandan parti içi tartışmalar da yoğunlaşmaktaydı. Özellikle bu dönemde
Dönüşüm grubunun partiye çağrılmasının kapalı kapılar ardında cereyan
etmiş ve partiyi sınıf siyasetinden uzaklaştırıp bir Kürt partisi haline
dönüştürüleceğine dair kanıları olan Hareket grubunun partiden ayrılması
henüz kurulmuş olan partide baş göstermekte olan çözülmeye işaret
etmekteydi. Diğer yandan genel başkanlık ve il başkanlığı sorunu
partinin önüne yeni sorunlar taşımaktaydı. Diğer önemi bir mesele de
demokrasi konusunda yapılan tartışmalardı. Hemen hemen kuruluşunun
ardından Kurtuluş grubunun demokratik davranmadığı yolunda eleştiriler
başlamıştı. Kurtuluş grubunun hiç kuşkusuz bu konuda eksiklikleri
olmuştu. Ancak tarihsel deneyimler bize örgütün olmadığı yerde
demokrasinin olmayacağını, örgütlenme düzeyinin düşüklüğünün demokratik
işleyiş başta olmak üzere birçok noktada sorunlar doğuracağını
göstermekteydi. SDP’nin en ciddi problemi buydu. Parti yeterli düzeyde
kurumsallaşamamıştı. Aslında ne “iktidarı” iktidar ne “muhalefeti”
muhalefetti. Hiçbir kuvvet kendisini bir politik faaliyet üstüne
kuramamış, partinin üzerinde yükseleceği taban örgütleri yeterince
oluşturulamamıştı. Taban örgütleri üzerine kurulmamış, bir örgüt olma
vasfına yeterince sahip olamamış bir yapıda demokrasinin uygulanması
pürüzlerle malul olmaktaydı. Demokrasi tartışmaları da bir avuç parti
aydınının kendi arasında sürdürdüğü sözel bir münakaşaya dönüşmüştü.
Tabanın, işçi ve emekçilerin söz ve karar hakkının açığa çıkarılamadığı,
demokratik tartışmaya katılamadığı bir zemin, her şeyden önce demokrasi
tartışmalarını cılızlaştırarak içeriğini boşaltmaktaydı. Demokrasi
tartışmaları entelektüel bir sohbetin konusu haline gelmekteydi.
Değerli arkadaşlar
2. Konferans bir dizi politik hedefle beraber aynı zamanda yukardaki
temel sorunları çözmeyi hedefleyerek toplandı. Konferans temel politik
görev olarak dünya ölçeğinde güncel temel meselenin, küresel saldırıya
karşı küresel direniş olduğunu ve bölgesel çapta güncel temel meselenin
ABD emperyalizminin Irak işgaline son vermek ve BOP’u önlemek olduğu
tespitini yapmıştı.
Bu iki enternasyonal görevin yerine getirilebilmesinin Türkiye’de temel
koşulu, oligarşik iktidarın, AB’ye BOP yoluyla yönelme hedefini Kürt
sorununun çözümü temelinde boşa çıkartmak ve toplumsal, devrimci değişim
sürecini başarıya ulaştırmak olduğu tespitini yapmaktaydı.
Bütün bu amaçlara yönelebilmek için de SDP, Türkiye işçi sınıfının Kürt
emekçi halkıyla stratejik ittifakına, onun politik biçimi olarak,
sosyalist hareketle Kürt özgürlük hareketinin kolektif öncülüğünde en
geniş toplumsal muhalefet güçlerinin çatı partisi biçimindeki cephesine
dayanan demokratik, toplumsal, devrimci değişimin eylem programını
hazırlamalı ve bu programın yaşama geçebilmesi için de SDP’nin yeniden
inşası yolunda, merkezden taban örgütlerine doğru gerekli adımları
atmalıydı. SDP, konferansında karar altına aldığı çatı partisi
önerisinin DTP ve EMEP tarafından kabulü ile bir süreç başlamıştı.
İkinci konferans aldığı çok değerli kararlara karşın parti içi kriz
koşullarında ve bir önceki konferansın politik görevlerini yeterli
yerine getirmemekten kaynaklanan bir özeleştiriyle toplandı. 2.
Konferans bu kriz ortamında bir yeniden yapılanma ve yeniden inşa
ihtiyacını dile getirmekteydi:
Kuruluşu üzerinden henüz çok kısa bir süre geçmesine karşın SDP’de ciddi
bir yeniden yapılanma ihtiyacı hasıl olmuştu. Konferans, partinin
amaçlarına, program hedeflerine, eylem programında çizilecek yolla
ulaşmasının bugün temel önkoşulunun SDP’nin, yukardan aşağıya yeniden
inşa edilmesi olduğunu açıklamaktaydı. Yeniden inşanın karmaşık ve zorlu
görevlerine, parti merkezinin maksimum örgütlenmesiyle başlamak ve tüm
yerel örgütleri, bir kere daha işyeri ve yerleşim birimlerinde kurulacak
taban örgütleri ağını gerçekleştirmeye yöneltmek Konferansın temel
sorunu olarak belirlenmekteydi.
2. Konferans, her şeyden önce, 1. Konferans ana belge ve kararlarında
önümüze koyduğumuz hedeflere, kimi örgütsel kazanımların, sendikal
hareket içindeki uzun süredir atılamayan ilk adımların ve gençlik
örgütlenmesindeki kimi gelişmelerin dışında ulaşılamadığını ilan
etmekteydi. SDP, kuruluşuna temel teşkil eden stratejik hedeflerinin
gerisinde kalmıştı. Politik çizgisinin, uzun bir tarihsel geçmişe
dayanan zengin deneyim birikiminin olanaklarını yeterince kullanamamış,
kurucu bileşenlerinin önemli kesimlerini ve grup dışı üyelerinin bir
kısmını yitirmiş, sosyalist çoğulcu birliği zayıflamış, parti içinde
sosyalist demokrasi ilkelerinin uygulanması başarısızlığa uğramış ve
Kürt özgürlük hareketi ile ittifak politikası, henüz amaçlarına
ulaşamamıştı. Bütün bunlar, aynı zamanda SDP’nin kitle içinde çalışma
yöntem, biçim ve tarzının taşıdığı zayıflıkları giderme sorunuydu.
SDP, 1. Konferansının ertesi günü, ilk kuruluş zaaflarının, yeni
sorunlarla iyice karmaşıklaşmasıyla politik, ideolojik ve örgütsel bir
iç krize sürüklenmişti. Bu iç krizi aşma yönündeki yoğun, fakat
başarısız çabalar, partinin 1. Konferans kararlarını yaşama geçirmesini
büyük ölçüde geri plana itti.
Parti içi kriz pek çok faktörün etkisiyle ortaya çıktı. ABD’nin Irak’ı
işgal etmesiyle, Kürt sorununun bütünüyle karmaşıklaşması ve KÖH’ün
ayrışması politik temel faktörü oluşturdu. Partinin KÖH ile kurduğu
ittifak bu dönemde sınavdan geçti. Partinin ittifak politikası, Irak
işgali koşullarında parti içi krizde en büyük rolü oynadı. Türkiye’de
hiçbir sosyalist parti, oligarşik iktidar ve Türk milliyetçiliğinin
karşısında ve silahlı çatışma koşullarında yazgısını politik olarak Kürt
halkıyla ve onun politik öncüsüyle SDP kadar birleştirmemişti. Parti, bu
tümüyle doğru, enternasyonalist ve devrimci tutumunun bedelini, KÖH’ün
krizini paylaşarak ödedi. SDP dışında hiçbir parti, Irak işgalinin
yarattığı koşullardan SDP kadar etkilenmedi, hiç biri KÖH’ün yaşadığı
krizi SDP kadar bütün hücrelerinde hissetmedi. Çünkü SDP dışında hiçbir
parti KÖH ile SDP kadar derin bir ittifak ilişkisi içinde olmamıştı.
Bunun en önemli sonuçları Emek, Barış, Demokrasi Bloku’nun gerilemesi ve
dağılması, savaş karşıtı hareketin saflarında var olan anti-PKK eğilimi
aşarak, KÖH’ün tüm krizine karşın, onu bu cepheye çekme koşullarını
yaratamayışımızdı.
Parti içi kriz, partinin kuruluş sürecinin çelişkili doğasının ve
yapısal zaafının yarattığı ortam nedeniyle yıkıcı sonuçlar doğurdu.
Konferansta parti kuruluşu sürecinde, çoğulculuğun uygulanmasında ciddi
hatalar yaptığımızı ilan emekteydi. Bu hatalar genel olarak SDP’ye ve
özel olarak da aramızdan ayrılmış olan Odak, Hareket ve Dönüşüm
gruplarına büyük zararlar verdi. Pek çok bağımsız üyenin politik
mücadele olanaklarına darbe indirdi. Bir bütün olarak çoğulcu anlayışla
sosyalist birlik projesi derin yaralar aldı. Parti, başta Kürt sorunu,
aralarında önemli görüş farklılıkları olan gruplarla, kuruluş öncesinde
kapsamlı bir tartışma yürütülerek uzlaşma sağlanmaksızın aynı parti
çatısı altında, organik birlik perspektifiyle ivedilikle birleştirerek
hata yapmıştı.
2. Kongreden sonra tüm bu özeleştirilere karşın
partide, sonradan eklemlenen Bedreddini Hareket
dışında hiçbir grup kalmamıştı.
Alınan örgütsel yeniden yapılanma kararlarına
karşın SDP’de ciddi manada bir düzelmeden bahsedilemez. Örgütsel
liberalizm, ekipçilik, politik farklılaşma, eylem birliği zemininin
hasar görmesi, sosyalist demokrasinin içselleştirilmemesi gibi pek çok
etken partide neredeyse tek başına kalmış olan Kurtuluşu da içten içe
kemirmekteydi. 2. Kongrenin almış olduğu örgütsel ve politik kararlar da
gerçekleştirilemedi. Hareket içindeki politik fikir ayrılıkları,
liberalizm, sosyalist demokrasi ve çoğulculuğun kavranamamış olması,
eylem birliği zemininin tahrip olması gibi önemle tartışılması gereken
konuların üzeri, gündeme düşen taciz iddialarıyla örtüldü. Bu andan
itibaren partide politika tartışma olanağı büsbütün ortadan kalktı.
Böylece 1 yıla yakın bir süre boyunca ve içinden geçilen seçim sürecine
rağmen apolitik bir süreç yaşadık. SDP’nin kuruluşu ile başlayan ayrışma
sürecinde son perde Kurtuluşun kendi içinde yaşamakta olduğu ayrışma ile
sona erecekti. Bu süreç gerek partiyi, gerekse hareketimizi önemli
derecede olumsuz etkiledi, kamuoyunda partinin prestiji neredeyse yok
oldu. Emek emek yetiştirdiğimiz gençlik böylesi can yakıcı bir ayrışma
süreci ile bölündü. Karşılıklı tutum alışlar geri dönülmez bir sürecin
kapılarını açtı. SDP bir sekt partisi haline dönüşürken SDP’den
ayrılanlar da sekt olarak politik hayatlarını sürdürmeye başladılar.
Tarihe dönüp bir baktığımızda partiden ayrılanlar arasında bugün artık
devrimcilik anlayışları nedeniyle yan yana bir daha gelemeyeceğimiz
unsurlar olduğu gibi, kaybından üzüntü duyduğumuz genç ve
devrimci arkadaşlarımızın olduğu da unutulmamalıdır.
Değerli arkadaşlarım
SDP’ye kısa tarihi boyunca iki temel öge
rengini vermiştir. Birincisi sosyalist demokrasi, sosyalistlerin birliği
ve KÖH ile stratejik ittifak projeleri bir diğeri de içselleşmiş ve
süreğenleşmiş birbiri ardı sıra devam eden kriz süreçleri. Birincisi
bizi diğer sosyalist yapılardan ayıran bir özelik iken diğeri onlara
yaklaştıran ve onlara benzememize neden olan reel sosyalist bir
özelliktir.
Değerli arkadaşlar
SDP kuruluşundan bu güne, önemli ve isabetli
tespitler yapmıştır. Bu isabetli tespitler sağlam teorik arka plana
sahiptir. Bu teorik arka plan yukarda ifade ettiğimiz temel tezlerimiz
üzerine kurulmuştur. Sosyalist demokrasi, sosyalistlerin birliği ve
stratejik ittifak aynı zamanda hareketimizin uzun yıllardan bu yana
biriktirdiği devrimci değerlerin ve pratiğin bir özeti gibidir. Ayrıca
bu dönem içinde SDP diğer yasal partilerde bulunmayan bir özelliği bu
teorik altyapıya taşımıştır.
Bu da militan sokak mücadelesi pratiğidir. Diğer üç teorik temel,
militan mücadele pratiğiyle anlam ve ondan ötesi de pratik kazanmıştır.
Militan mücadele anlayışımız bizi devrim lafazanlarından ve yasal
partileri sığınılacak mutedil liman gören anlayışlardan bizi radikal bir
biçimde ayırmaktadır. SDP bir yasal partidir ancak bu yasallığı sonuna
kadar istismar eden devrimci ve militan bir çizgiye sahiptir. Militan
mücadele anlayışımız bizi diğer partilerden ayıran bir özelliktir. Bu
özellik diğer tüm yapıları ve devleti şaşkınlığa uğratmıştır. Partimizin
kuruluşundan bu yana yaşadığı kriz ortamları ise bu temel politik
ögeleri hayata geçirmemize olanak vermemiştir.
Değerli arkadaşlar,
Kriz süreçleri devrimci enerjileri
biriktirmeye değil dağıtmaya, yoldaşlığı değil düşmanlığı güçlendirmeye,
Türk ve Kürt halklarına olan devrimci görevlerimizi yerine
getiremememize neden olmuştur. Bugün partimizin önündeki en önemli görev
adeta süreğenleşmiş bir hal alan kriz süreçlerini bitirmek ve devrimci
enerjimizi biriktirmektir. Bir an yalnızca SDP’nin kuruluşundan bu güne
kadar gelmiş geçmiş grupları ve bireyleri hatırlamaya çalışalım, kimler
geldi kimler geçti. Kalan kaldı, giden gitti ama artık politik
yaşamımızdan her fırsatta ve her gerekçeyle ayrışmayı becerebilen bu
patolojiyi çıkarmak atmak zorundayız. Bu kadar ciddi krizler yaşamış
olan, örgütsel yapısında önemli dağınıklıklar yaşamış olan, kamuoyunda
ciddi prestij yitimi yaşamış olan SDP’de bugün örgütsel ve politik
açıdan durum nedir? Biz neden SDP’liyiz. SDP’de ne türden bir umut
görüyoruz. Bu durumu analiz edebilmek için mevcut siyasal duruma ilişkin
bazı noktaların altını çizmek gerekmektedir.
Değerli arkadaşlarım
Dünyada yeni bir siyasal dönemin kapıları
aralanmaktadır. Bu yeni döneme rengini veren en temelli olgu, neoliberal
sistemin, bütün öngörüleri ve yönelimleriyle birlikte çökmüş olmasıdır.
Bu çöküşe neden olan küresel kapitalist kriz hala derinleşerek devam
etmektedir ve ne zaman sönümleneceği ve daha ne derinlikte seyredeceği
bilinmemektedir. Bu krizle birlikte kapitalizmin en önemli kurumları,
bankaları, uluslararası şirketleri, çökmüş ya da çökmemek için
devletlerinden ciddi meblağlarda kredi istemek durumunda kalmışlardır.
ABD’de emlak piyasasında başlayan, ardından finans ve üretim kesimlerine
sıçrayan krizin daha dramatik boyutları perifer ülkelerde görülmektedir.
Kriz nedeniyle, zaten dengesi bozuk olan dünyanın dengesi daha da
bozulmuş durumdadır. Normalde tüm dünya nüfusunu 2 defa doyurabilecek
bugünkü tarımsal üretime rağmen paylaşımdaki adaletsizlikler nedeniyle
her 5 kişiden birisi açlık çekiyor, temiz içme suyuna ulaşamıyor.
Ekonomik kriz, kapitalist dünya sisteminde son
otuz yıla damgasını vuran temel eğilimlerin ve yönelimlerin sonuna
gelindiğine işaret etmektedir. 70’lerin sonlarından itibaren üretken
sektörlerde istihdam yaratıcı yeni buluşların ortaya çıkmaması ve azalan
kâr oranları, genişletilmiş yeniden-üretimin daralması, sermayenin
finansal aktivitelerden spekülatif kazançlar elde etmeye yönelmesi,
yoğun borçlanmalarla, yani paradan para kazançlarıyla sistemin
finanslaştırılması, bu dönemin belirleyici özellikleri idi. Yani “borç
zembereğinin boşalması” olarak da tanımlanan finansal krizin kökleri
kapitalizmin doğasındadır ve konut kredileri piyasasında patlak veren ve
salınımlarla süren kriz, kapitalizmin yapısal krizini finansal
operasyonlarla aşamadığının göstergesi olmuştur. Bu nedenle kriz
finansal bir kriz olarak kalmamış ve hem ekonominin tümüne hem de bir
bütün olarak dünya ekonomisine depresyona yol açacak etkilerde bulunarak
yaygınlaşmıştır.
Değerli arkadaşlarım,
Finansal krizin arka planında ABD
kapitalizminin daha derin ve geniş krizi yatmaktadır ve ABD ekonomisinin
bir bütün olarak dayanıklılığının altını oymuş birçok gelişmeyle
yakından bağlantılıdır. Bunların başında ABD’nin Irak ve Afganistan
işgallerinin başarısızlığa uğraması, Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya
hükmedememesi, jeopolitik ve enerji kaynakları açısından Avrupa, Japonya
ve Çin’e karşı elini güçlendirememesi gelmektedir. Krizin bir yandan
kapitalist devletçiliği ön plana çıkartırken öte yandan emperyalistler
arası rekabeti şiddetlendirdiği ve büyük güçlerin dünya pazarına hakim
olmak için ekonomik güç, politik müdahale ve savaş araçlarını kullanmaya
yönelmelerine zemin hazırladığı tarihten çıkarılan dersler arasındadır.
Diğer yandan emperyalizmin amiral gemisi
ABD’nin yeni başkanının söylemlerinden Ortadoğudaki gücün Afganistan’a
kaydırılacağı ve önümüzdeki dönemde çatışmanın merkezinin Ortadoğudan
ziyade Afganistan olacağı anlaşılmaktadır. Kuşku yok ki “yumuşak ve
uzlaşmacı” söylemine karşın önümüzdeki dönem Obama’nın ABD’nin stratejik
yönelimlerinde bir farklılığa gitmesi beklenemez. Daha önceki
yazılarımızda da sıklıkla ifade ettiğimiz üzere askeri, siyasi ve
ekonomik alanda yayılmacılık ve emperyalist politikalar olmadan ABD’nin
ayakta kalma şansı yoktur. Obama, Bush döneminin son 2 yılında
uygulanmaya konulan politikayı sürdürmektedir. Bu politikanın özü
ABD’nin Irak’ta başarısız olduğunun ve başlangıçtaki hedeflerine
ulaşamadığının ve fiili durumu stabilize etmekten başka şansı
kalmadığının kabullenilmesi ve gereğinin yerine getirilmesidir. Obama,
sanıldığı gibi hiç de zor yerine rıza anlamına gelmeyen bir politikayla
Afganistan-Pakistan ekseninde emperyalist işgali derinleştirmek ve
şiddetlendirmek yönelimindedir. Amerikan halkı için dünyadaki en
tehlikeli yerin Afganistan-Pakistan sınır bölgesi olduğunu deklare
ederek, buraya güç yığacağını açıklamıştır. Yalnızca NATO ülkelerini
değil, Çin, Rusya, Hindistan ve İran’ı da bu amacına yönelik olarak
sıkıştırmayı planlamaktadır.
Küresel iktisadi krizin derinleşiyor olması ve
neoliberal konseptin çöküşüne bağlı olarak emperyalist ülkeler
arasındaki paylaşım mücadelelerinin giderek şiddetleniyor olması gibi
“dış” faktörlerin, Türkiye’nin geleceğinde tayin edici rol oynadığı her
geçen gün daha fazla hissediliyor. Zira Türkiye, emperyalist paylaşım
kavgalarının yoğunlaştığı, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’nun
kesişim noktasında yer alıyor. ABD’nin yalnızca Ortadoğu’ya değil, aynı
zamanda Kafkasya’ya ve Hazar havzasına yönelik küresel egemenlik
politikalarının her an her yerde savaşlara yol açmakta olduğu bir
kesişme noktasında bulunan Türkiye, ABD ve İsrail’le askeri antlaşmaları
olan bir NATO ülkesi olarak militarist ve yayılmacı politikalarını
tırmandırıyor. TSK, ABD ve NATO’nun gereksinimleri doğrultusunda
Afganistan’da, Kosova’da, Bosna-Hersek’te ve Lübnan’da asker
bulundururken AKP hükümeti ABD’nin BOP projesinin de Rusya’yı güneyden
çevreleme stratejisinin de diplomatik taşeronluğunu yapıyor.
Diğer yandan, devasa boyutlara ulaşmış olan
dış borcu ve cari açık düzeyiyle Türkiye ekonomisi, küresel iktisadi
krizin etkilerine son derece açık bir pozisyonda bulunuyor.
Demokrasinin, özgürlüklerin ve sosyal hakların
budanmasına yol açacağı kestirilebilen bu büyük krizin sonuçlarının,
Türkiye işçi sınıfını, Kürt halkını ve ülkenin tüm ezilenlerini de
doğrudan etkilediği çıplak gözle görülebiliyor.
Değerli arkadaşlar,
Türkiye ekonomisinin, küresel iktisadi krizin
yarattığı dalgalanmayla sırat köprüsünde durduğu bir momentte; siyasal,
iktisadi, ideolojik boyutlarıyla bugün yaşanmakta olan krizin,
emperyalist-kapitalizmin içkin eğilimlerinin zorunlu sonucu olduğunu ve
Türkiye kapitalizminin oligarşik iktidar yapılanmasına özgü çelişkilerin
de bu krizi Türkiye özelinde daha da derinleştirdiğini tespit etmek
gerekiyor. Egemenlerin bu krizi öyle ya da böyle aşabileceği açıksa da,
krizin egemenler tarafından çözümlenmesinin hiçbir şekilde emekçilerin
ve ezilenlerin lehine sonuçlanmayacağı ortadadır. Kriz Türkiye’de çok
ciddi sonuçlar doğurmaktadır. İşsizlik rekor düzeyde artmış, sanayi
üretimindeki keskin düşüşlerle negatif büyümeye geçilmiştir. Her krizde
olduğu gibi bir yanda lüks tüketimde patlamalar yaşanmakta, diğer yandan
işsizlik ve yoksulluk görülmemiş boyutlara ulaşmaktadır. Bu durumun
doğal sonucu ise toplumsal yaşamı saran cinnet fırtınaları, aile
içi-dışı katliamlar vb.’dir. Bu yaşananlar kapitalist adaletsizliğin
doğal sonucudur.
Değerli arkadaşlar
Dünya emperyalist-kapitalist sisteminde taşlar
yerinden oynarken, Türkiye’de demokratik mücadelenin temel başlığı olan
Kürt sorunu kanayan bir yara olmaya devam ediyor.
Son günlerde cumhurbaşkanının Kürt sorununda
iyi şeyler olacağına dair söyledikleri, İçişleri bakanının Murat
Karayılan’ın sözlerinin önemine dair yaptığı atıf, başbakanın çözüme
dair sözleri, Baykal’ın bölge turunda siyasi çözüme ilişkin ifadeleri
toplumda bir umut yaratmış olsa da geçen bir ayı aşkın süre zarfında
verili devlet politikalarında değişen hiçbir şeyin olmadığı
görülmektedir. Operasyonlar olanca gücüyle devam etmektedir. Kaldı ki
genelkurmay başkanının ifadeleri PKK’nin tasfiyesi, bulunup imha
edilmesi noktasında herhangi bir uzlaşma içinde olmayacaklarını
göstermektedir. Halen gençler, Kürt sorununda çözümsüzlük
politikalarında sergilenen ısrar nedeniyle yürütülen savaşta yaşamlarını
yitirmektedirler. Militarist politikalardan hem siyasal statüko hem de
ekonomik rant elde eden egemen odakların, Kürt sorununun demokratik
çözümünü istemediği görülmektedir. Genelkurmay başkanının savaş ve
çatışma içeren söylemi Kürt halkına olduğu kadar hükümet kanadından
çözüm yolunda adım bekleyenleredir de. Kürt sorununda demokratik çözüm
doğrultusunda tek bir somut adım atma niyet ve iradesi gösterilmediği
gibi, diyalogun yolunu tıkamak, DTP üzerindeki baskıyı yoğunlaştırmak,
Kürt halkıyla yasal politik temsilcisi arasındaki bağı zayıflatmaya ve
Kürt hareketini bölmeye çalışmak gibi devlet cenahından gelen hamlelerin
niteliği göz önüne alınırsa yaratılmaya çalışılan içi boş iyimser havaya
karşın devletin bir çözüm projesi olmadığı da açıkça görülmektedir.
Oligarşi çözümsüzlük politikasını artık geleneksel yöntemlerle
sürdürememekte ama ne bir bütün olarak ne de bölüntüleri eliyle çözüme
yönelik bir adım atabilme kapasitesi de gösterememektedir.
Washington-Ankara-Bağdat-Erbil hattı da Kürt sorununda demokratik bir
çözüm için değil, demokratik çözüm için sıkıştıran özneyi tasfiye etmek
için kurulmuştur. Kürt özgürlük hareketini bastırdıktan sonra Kürt
sorununda demokratik çözüm için basıncın da doğal olarak ortadan
kalkacağı varsayılmaktadır.
Diğer yandan sol liberal çevrelerce önerilen
çözüm projeleri ise hemen daima PKK’nin silah bırakmasını ve sınır
dışına çekilmesini içerirken devletten neredeyse hiçbir talepte
bulunulmamakta, dolayısıyla operasyonlar meşrulaştırılarak siyasi çözüm
için barış talebine destek verilmemektedir.
Kürt sorunundaki çözümsüzlük; halen toplumu
militarize etmeye, askeriyenin siyaset üzerindeki baskın rolünü
meşrulaştırmaya, derin devlet aygıtını tahkim etmeye, gençlerin
yaşamlarını ellerinden almaya, işçi sınıfını şovenizm zehriyle içinden
bölmeye, bütçeden aslan payının, eğitime, sağlığa değil de savaş
harcamalarına ayrılmasına neden olmaya, militarist iklim üzerinden erkek
egemen tahakkümün meşruiyetini sağlamaya, savaş yoluyla çevrenin
tahribatına gerekçe olmaya devam ediyor.
Oligarşik devlet, farklı kesimlerin demokratik
taleplerini kale almadığı gibi aynı zamanda giderek büyüyen sosyal
sorunlara da duyarsız kalmaya devam ediyor. 1980'den bu yana izlenen
neoliberal politikaların güvencesizleştirdiği, yoksullaştırdığı geniş
kesimler, şimdi de küresel iktisadi krizin tehdidi altındalar. Sağlıkta
ve eğitimde neo-liberal politikalar ekseninde atılan adımların toplumsal
sonuçları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor. Taşeronlaştırma ve
güvencesizleştirme politikaları ise Davutpaşa’da, Tuzla’da ve özel maden
ocaklarında işçi ölümleri olarak toplumun yüzüne bir tokat gibi
çarpıyor.
Değerli arkadaşlar
İktisadi krizin yaratacağı bir alt-üst oluşun
ise en fazla işçi sınıfının en güvencesiz kesimlerini vuracağı ve
şimdiye kadar emekçilerin hasbelkader izleyebildiği idare etme
stratejilerinin iflas ederek mutlak yoksulluğun açığa çıkmasına neden
olacağı öngörülebiliyor. Görece güvenceli çalışanlar ise, bir yandan çığ
gibi büyüyen işsizler ordusunun varlığı, diğer yandan da çeşitli
yöntemlerle yürütülen sendikasızlaştırma politikaları nedeniyle büyük
bir sıkışma içindeler. Ayrıca bu kesimler, yalnızca üretim sürecinde
katlandıkları sömürü nedeniyle değil, aynı zamanda tüketim sürecinde
zorunlu olarak başvurdukları kredi mekanizmalarının yarattığı borçlar
nedeniyle de bankaların boyunduruğu altında yaşam mücadelesi veriyorlar.
Krizin faturası krizin oluşmasında en ufak bir katkısı olmayan
emekçilere çıkartılıyor.
Ancak krizin yalnızca ekonomik anlamda yıkım
doğurması da beklenmemeli. İktisadi kriz konjonktürü, egemenlerin
şovenizmi ve kirli savaşı halklar-ezilenler arasındaki mücadele
birliğini bölmek için kullanmalarına ekonomik temel hazırlıyor.
Tüm bu siyasal, ekonomik ve sosyal gelişmeler,
Türkiye'nin kritik bir dönemeçte olduğuna işaret ediyor. Zaten yetersiz
olan siyasal özgürlüklerin, ekonomik ve sosyal hakların daha da
daraltılmasının söz konusu olabileceği bu momentte, demokratik güçlerin
dağınık ve parçalı olması durumunun büyük bir handikap oluşturduğunun
tartışılacak tarafı bulunmuyor.
Değerli arkadaşlar
Bu nesnel durumun kendiliğinden değişmeyeceği
açıktır. Türkiye halklarını ekonomik, demokratik, siyasal, kültürel
birçok sorunla karşı karşıya bırakan oligarşik devlet, halkların burjuva
parlamentarizminden medet ummaları —çözümün tek anahtarının o olduğu—
yolunda propagandasına devam ediyor. Adeta halkları büyük bir
sahtekarlıkla ve hokuspokusla oyalıyor. Bizler biliyoruz ki her
ayrıntısı kapitalizmin pisliğiyle dolu olan parlamento, düzen partileri
ve devlet kurumları köhnemiştir ve tarihsel olarak miatlarını doldurmuş
durumdalar. Herbiri bir çıkar kapısına dönüşerek her türlü
adaletsizliğin, spekülatörlüğün, rüşvetçiliğin, insan kayırmacılığın
merkezi haline dönüşmüş. Sonuçta ise yoksul, işsiz ve geleceksiz
kılınmış Kürt, Türk, Laz, Çerkez ve daha birçok ulustan, işçi, emekçi ve
geniş halk kesimleri ve onların sırtından kazanan, semiren, iktidarını
güvence altına alan bir avuç politikacı, bürokrat, asker, sanayici,
tüccar, din adamı vb.. Tüm mesele tarihsel olarak miadı dolmuş olan
sistemin siyasal olarak da miadının doldurulmasıdır. Tüm mesele bu bir
avuç asalağın iktidardan indirilmesi ve yerlerine demokratik bir halk
iktidarının kurulmasıdır. Bu ancak ciddi, tutarlı, planlı, kitlesel ve
devrim hedefiyle sıkı sıkıya bağlı bir siyasi demokrasi mücadelesiyle
olanaklıdır. Köhnemiş sistemi ve muhafızlarını nihai olarak eski eserler
müzesine kaldıracak tek güç devrimin gücüdür.
Değerli arkadaşlar
Yukarıdaki politik analiz Türkiye cephesindeki
sosyalist mücadelenin gücü ve etkinliğiyle birlikte ele alındığında
yalnız devrimci görevler kendiliğinden ortaya çıkmaz aynı zamanda
yukarda SDP’li olmanın anlamına dair ortaya koyduğuz soru da anlamını
bulur. Nedir Türkiye’deki devrimci mücadelenin durumu. Türkiye’de
devrimci yapı ve örgütler ciddi bir zayıflık ve atalet içindedirler.
Devrimci sosyalist hemen tüm yapılar ya örgütsel ya politik, çoğunlukla
da her ikisinin bir arada gittiği bir kriz süreci yaşamaktalar.
Kitleselleşme sorunları aşılamamış, işçi sınıfı içinde örgütlenme
hamleleri lafta kalmış durumdadır. En güçlü yapının dahi tüm Türkiye’de
10 binlik bir kitleye ulaşamamış olması durumu özetlemektedir. Diğer
yandan sorun ciddi ideolojik ve politik sorunları da içermektedir.
Sosyalist hareket Türkiye’de milliyetçi sol ve enternasyonalist sol
olarak ciddi ve derin bir bölünme yaşarken aynı zamanda sol içindeki
liberal yönelimler ve işçi sınıfı ve onun devrimci rolünden kaçış da bir
başka yarılmaya işaret etmektedir. Şimdi temel sorun şudur: yukarda
işaret edilen bölgesel ve ülkesel çok ciddi problemleri böyle çok
parçalı, kafası karmakarışık bir sosyalist hareketin çözebilme olanağı
var mı? Elbette hayır. Oysa bu topraklar ciddi devrimci olanakları
içinde barındırmaktadır. Bu olanakların başında çelişkilerin yoğunluğu
ve Kürt özgürlük hareketi gibi bir hareketin varlığı gelmektedir. Ancak
bu olanakları fiili bir güce dönüştürmek ona uygun bir politik
projeksiyona ihtiyaç gösterir. Bunu kim yapabilir?
Değerli arkadaşlarım
Enternasyonalizmi sosyalizminin olmazsa olmazı
olarak ilan eden, işçi sınıfı sosyalizmi idealini sosyalist çoğulculuk
ve farklılıkların meşruiyeti çerçevesinde ele alabilen, sosyalistlerle
birliğe açık kaç yapı var? Daha ötesi Türkiye devrimini Kürt ve Türk
halklarının mücadele birliği ve stratejik ittifakına bağlayan kaç yapı
var? Dahası gençlik içinde ciddi ve devrimci bir damara sahip, Dev-Lis
gibi bugün Türkiye’nin en kitlesel liseli devrimci örgütüne kim sahip?
Dahası bir yasal parti olduğu halde hiçbir yasal partinin sahip olmadığı
cüret ve militanlığa kim sahip. Natolarda, 1 Mayıslarda, Taksimlerde
direnen ve çatışanlar kimler? Kürdistan dağlarında barış için yürüyen
kimler? Cevap açıktır. Beğenilsin, beğenilmesin bu SDP’den başkası
değildir. Önümüzdeki dönem bu ihtilalci hat geliştirilmelidir. Ancak
bölünme, parçalanma ve kriz yaşama konusunda da gayet maharetli
olduğumuz unutulmasın. İşte meselemiz tam da budur değerli arkadaşlarım.
Türkiye halklarının, Türk ve Kürt halklarının
SDP’ye ihtiyacı vardır. SDP’nin de halklara karşı görevi ve sorumluluğu
vardır. Bu andan itibaren bu bilinçle hareket etmek boynumuzun borcudur.
Sınıf içinde örgütlenmeyi, enternasyonalizmi, militanlığı, çoğulculuğu,
sosyalistlerin birliğini bu perspektiften bakarak ele almalıyız.
Görüşleri nedeniyle hiçbir yoldaşımız partimizden ayrılmamalıdır.
Partimiz buna izin vermemelidir. Kimse ötekileştirilmemelidir. Kendi
içimizde olabilecek çelişkilerimiz Türkiye halklarına karşı olan
sorumluluklarımız dikkate alınarak ele alınmalı ve çözülmelidir. SDP’li
olmamızın ve SDP’de kalmamızın bugünkü politik anlamı budur.
Değerli arkadaşlarım sözlerime son verirken
bir kez daha politik hattımız üzerine vurgu yapmayı uygun görüyorum.
Politik hattımızın daha belirgin ve kristalize
hale gelmesi için yine meseleye bir soruyla başlamakta fayda var. SDPnin
görevi nedir? Bu soruya izninizle tümdengelimci bir çerçeveden hareketle
cevap vermek istiyorum. Hedefimiz SDP’nin programının 1. maddesinde de
yazdığı gibi sınıfsız ve sömürüsüz bir sistem kurmaktır. Elbette bu
yolda ilk adımımız anti-emperyalist anti-oligarşik demokratik halk
devrimidir. Bu nasıl olacaktır? Demokratik halk devrimimiz kimlerle ve
nasıl gerçekleştirilecektir? Demokratik Halk Devrimimiz, proletaryanın
öncülüğü altında, "devrimin gerektirdiği bütün araç ve mücadele" yoluyla
işçi sınıfının müttefiki olan kent ve kır yoksulları, kent ve köy küçük
burjuvazisi tarafından gerçekleştirilecektir. Bu sınıfsal analiz ve
ittifak anlayışının politik karşılığı Türkiye cephesinde proletaryanın
devrimci parti ya da partilerinin Kürt özgürlük hareketiyle stratejik
ittifakıdır. Türk devletinin sömürgeci karakteri demokratik devrim
sürecine Türkiye’ye bazı özgünlükler kazandırmaktadır. Bu özellik
demokratik devrim sürecinin temel işlevinin sol milliyetçi ve sol
liberal çizgiye sürüklenmeden enternasyonalist bir yaklaşımla
geliştirilmesi için bir yandan iki ülke halklarının mücadele birliğini
eksen alan stratejik bir ittifakı, diğer yandan anti-emperyalist
mücadelenin anti-kapitalist ve anti-şovenist bir içerikle yürütülmesini
zorunlu kılmaktadır. Kürt özgürlük hareketi bugün ve şu an dahi böyle
bir ittifaka askeri, siyasi ve ideolojik açıdan hazırdır. Hazır olmayan
enternasyonalist sosyalistler özelde de bizleriz. Bu ittifakın tam
anlamıyla gerçekleştirilmesi için proletaryanın devrimci partisine
ihtiyaç vardır. Bu parti işçi sınıfı ve kent yoksulları arasında öncülük
misyonuna sahip, kitlesel ve sınıfın egemen bir sınıf olarak
örgütlenmesi hedefine sıkı sıkıya bağlı bir parti olmalıdır.
Peki değerli arkadaşlarım bu yolda hangi
duraktayız ya da elimizdeki araç nedir? Elimizdeki araç SDP’dir. Demek
ki ideolojik politik ve örgütsel düzlemde SDP’nin proletaryanın
partisine doğru evrilmesi gerekmektedir. Buradan böyle bir niteliğe
ulaşmadan stratejik ittifak yapılmamalıdır gibi bir sonuç
çıkarılmamalıdır. Tam tersine ittifak meselesi bugünün de sorunudur.
Önce kitleselleşelim ardından ittifak yapalım anlayışı berbat bir
pasifizme tekabül eder. O zaman SDP’nin öncelikli ve stratejik görevi,
hem örgütsel ve politik olarak güçlenmek ve işçi sınıfı içinde
örgütlenmek iken aynı zamanda stratejik ittifaka yönelik taktikleri
geliştirmektir. KÖH ya da DTP ile yaptığımız tüm eylem birlikleri, ortak
seçim çalışmaları, canlı kalkan eylemleri, emek barış demokrasi bloğu
çalışmaları ve sonuç olarak ta çatı partisi çalışmaları bu stratejik
ittifaka yönelik taktik adımlardır. Demek ki SDP’nin ikili bir görevi
vardır. Bunlardan birisi (hiç kuşkusuz yan yana gelebileceği diğer
yapılarla) Türkiye devrimine öncülük iddiasına uygun bir örgütsel ve
politik yapı olmak, sınıf içinde örgütlenmek için çalışmak diğeri de
stratejik ittifak çalışmalarını derinleştirmek, her alana yaymak ve
süren çatı partisi çalışmalarında üzerinde düşen görevleri eksiksiz
yerine getirmek. Bu hedeflerin her ikisi aynı derecede önemlidir. Biri
olmadan diğeri eksik kalacaktır. Türkiye’de anti-emperyalist
anti-oligarşik demokratik halk devrimimiz işte bu güçler ve ittifaklar
tarafından gerçekleştirilecektir. Bu açıdan SDP bizim açımızdan yasal
alanda kurulmuş bir parti olmasının dışında yarın kurulacak olan
proletaryanın devrimci partisinin elemanter bir unsurudur. Ve bu
dolayımla da KÖH ile stratejik ittifak üzerinden ortak bir devrim yapma
hedefine sahiptir.
Değerli arkadaşlar
Devrim hedefli bu stratejik yönelimimiz ne tür
bir politik perspektif ve ne tür bir örgütsel çalışmayı gerektirir.
Şimdi bunlara değinelim.
Türkiye sosyalistleri bu stratejik ittifak
ilişkisinde üzerlerine düşen görevi nasıl yerine getirecekler? Ne
yapıldığında bu görev yerine getirilmiş olacak? Bunun önemli bir adımı
kuşku yok ki işçi sınıfı içinde sürekli ve sistemli bir politik çalışma
yapmak. Politik gerçekleri açıklamak, oligarşik diktatörlüğün geniş
yığınlar üzerindeki aptallaştırıcı etkisi ile mücadele etmek, işçi
sınıfının ekonomik, demokratik ve politik çıkarları için mücadele etmek.
Fakat bundan öncelikle
cevaplamamız gereken bir soru var: “bunca işsizliğe ve yoksulluğa,
sınıflar arasındaki uçurumun büyümesine, eşitsizliğin derinleşmesine
karşın, Türkiye’de “sermayeden ve devletten bağımsız bir sınıf
hareketi” neden oluşamıyor? Neden büyük ölçüde “sınıf mücadelesi” adı
altında atılan adımlar arkasında derin izler bırakmayarak “devletle
uzlaşma”yla sonuçlanıyor, neden “vatan-millet” edebiyatı eşliğinde
yapılan milliyetçi ajitasyonla “devletin ve sermaye”nin değirmenine su
taşımaktan başka bir işlev görmüyor?
Sınıf içinde yeterli çalışma
yapılmadığından ya da dünyada ciddi bir sınıf hareketinin henüz
şekillenmediğinden bahsedilebilir. Bu tespit bir ölçüde doğru da olur.
Ancak esasen militarist baskı ve milliyetçi etki, derin sınıfsal içerik
taşıyan sorunların sınıfsal özünü kalın bir sis perdesinin arkasında
gizlemektedir. Her kritik evrede toplumsal ve siyasal yaşam üzerinde
baskın bir güç olarak öne çıkan “askeri vesayet”, “laik-anti laik” gibi
“yapay” çelişkilerden yararlanarak emekçilerin birleşmesini önlemekte,
işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadeleyi anti-demokratik yollarla
bastırmaktadır. Kürt sorununda çözümsüzlük politikaları, işçi sınıfının
ve emekçilerin saflarını parçalamakta, onları milliyetçiliğin etkisi
altında sermayenin ve devletin kucağına itmektedir. Bu sis perdesi
dağıtılmaksızın adına uygun bir sınıf hareketinin inşası koca bir
hayalden başka bir şey değildir. İşçi hareketinin yeniden ayaklarının
üzerine dikilmesinin ve bağımsız bir sınıf mücadelesinin önündeki en
büyük engellerin başında militarizm ve şovenizm gelmektedir. Bütün sınıf
temelli sorunlar militarizmin ve şovenizmin prizmasında kırılmaktadır.
Değerli arkadaşlar
O halde stratejik ittifakta
üzerimize düşen görevi yapmak için sınıfı aptallaştırmış olan bu
şovenist ve militarist etkilerin kırılması için mücadele etmek
gerekmektedir. Proletarya sosyalistlerinin politik doğrultusu,
militarizme ve şovenizme karşı mücadeleyi esas almalı, mızrağın sivri
ucunu bu hedefe çevirmelidir. Yukardaki koyuş biçimimizle bu durum
Türkiye kapitalizminin temel çelişkisi olan emek sermaye arasındaki
çelişkinin üzerini örten perdenin kaldırılması anlamına gelecektir.
Çelişkilerin bu örtülerden azade sınıf tarafından daha net görülmesinin
nesnel zemini oluşacaktır.
Ancak ana halkayı hedef alan bir
mücadele taktiği bugün “küreselleşme ve yeni liberal ” politikaların
yarattığı krize karşı mücadele etmenin güncelliğini ortadan kaldırmaz
tersine birleştirmeyi zorunlu kılar. Sınıf içinde bu politikaların
gerçek yüzünü ortaya koyma çalışmalarını somut sorunlardan hareketle
etkili bir kitle çalışmasının yolunu açar. Bunun gibi aynı zamanda bu
politikaların bayraktarlığını yapan AKP hükümetine karşı da uzlaşmaz bir
savaşım içinde olmayı gerektirir. AKP’nin militarist, işçi düşmanı
yüzünü teşhir etmek bu sürecin olmazsa olmazıdır. Militarizm ve şovenizm
birçok aygıtla birlikte, AKP eliyle de sınıf içerisinde yer etmektedir.
AKP hükümet olduğu günden bu güne askeri vesayet karşıtı demokratik bir
tutuma sahip olduğu noktasında ciddi bir yanılsama yaratmış ve bu
yanılsama, sol liberaller başta olmak üzere sosyalist sol içinde de
önemli yer bulmuştur. AKP’nin demokratlığı bir türbanın alanı kadardır.
AKP elbette kendine demokrattır. Hak talebi Kürtlerden geldiğinde,
işçilerden geldiğinde devletin olağan aygıtlarından, militarizmden
zerrece farklı bir rotaya sahip değildir. Kaldı ki bu farklı olmama hali
Dolmabahçe mutabakatıyla da netleştirilmiştir.
Değerli arkadaşlar
Özelleştirmeleri, İMF niyet
mektuplarını, taşeronlaştırmaları, SSGSS yasasını, istihdam yasalarını
ve daha sayılamayacak birçok yasayı düşünün! Bu yasalar çıkarken AKP ve
devletin diğer aygıtları arasında bir tartışma çıktı mı? Devletçi CHP ve
MHP ile bu konularda temelden bir sorun çıktı mı? TÜSİAD bu politikaları
eleştirdi mi? Ya Şemdinli süreci, Newroz katliamları, sınır ötesi
saldırılar, 1 Mayıs terörü? AKP işçilere, Kürtlere,ezilenlere karşı
devlet, militarizm ve uluslararası sermaye ile kol koladır. Bu durum
açıktır. İşçi sınıfı sosyalistleri militarizme ve şovenizme karşı
mücadeleyi bu bütünlük içinde kavramalıdır.
Bu nedenle proletarya
sosyalistleri “birincisi işçiler, emekçiler ve yoksullar arasında
yürütülecek ajitasyon, propaganda ve örgütlenme çalışmalarında, onların
yakıcı somut sınıfsal sorunlarından hareket eden bir “siyaset ve çalışma
tarzı”yla bu sorunları yaratıcı şekilde birleştirmek ve onları mücadele
içinde devrime hazırlamak, ikincisi ise bunu mümkün kılabilmek için
mücadele oklarının sivri ucunu (militarizm ve şovenizme) egemenlerin en
güçlü yanlarına yöneltmek ve devrimin yolunu açma taktiği ile
hareket etmelidirler.
Değerli arkadaşlar
Böyle bir politik perspektifin başarısı neye
bağlıdır? Nasıl bir örgütsel çalışma ile başarıya ulaşılabilir? Başarı
süreğen ve sistemli bir politik çalışmayla mümkündür. Böyle bir çalışma
bugün partimizin merkezden yerele kadar tüm alanlarda ciddi bir yeniden
yapılanma politikasına sahip olmasıyla mümkündür. Partimizin tüm
zayıflıklarının ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Partinin en zayıf yanlarının başında, bütün
kararları yaşama geçirmeye yetenekli, güçlü, örgütlü, etkili ve işlevli
bir merkezden yoksun oluşu geliyor. Tüm politik, örgütsel ve ideolojik
görevler zincirini tutmamızı sağlayacak ana halka işte böyle bir merkez
yaratmakla işe başlamak ve partiyi yukardan aşağıya yeniden inşa
etmektir.
Gerek sosyalist birliğin, gerekse Kürt
özgürlük hareketi ile ittifakın gerçekleşmesine bizim yapacağımız en
büyük katkı, aynı zamanda sosyalist birliğin ve enternasyonalizmin
partisi olması gereken SDP’yi her bakımdan güçlendirmektir. Partinin üye
bileşimini nicel ve nitel olarak arttırmak, taban örgütleri ağını var
güçle yaymak, kitle içinde parti çalışmasını örgütlemek, sendikalarda,
demokratik kitle örgütlerinde parti çalışmasını güçlendirmek, gençlik ve
kadınlar arasındaki parti çalışmasına hız vermek, partinin ideolojik
düzeyini yükseltmek, yeni bir kadro politikası çizmek ve kadro eğitimi
gerçekleştirmek ve en önemlisi bütün bu görevleri sosyalist demokrasi ve
çoğulculuk ilkeleri temelinde gerçekleştirmek görevimizdir.
Gerek sosyalist hareketin yeniden yapılanması
ve sosyalist birliğin, gerek Kürt özgürlük hareketiyle ittifakın ve
gerekse SDP’yi her bakımdan güçlendirmenin bütün bu karmaşık görevlerini
yerine getirmek, partinin merkezden taban örgütlerine doğru yeniden
tahkim ve inşası gerçekleştirilmeden mümkün olamaz.
Değerli arkadaşlar
Partinin örgütlü, disiplinli, ideolojik
bakımdan donanımlı, somut işlere göre yapılmış ve giderek
profesyonelleşen bir işbölümüne dayalı, partiye ve parti dışı sola güven
veren, saygınlığını parti içinde ve kitleler arasında doğru ve devrimci
politikasıyla ve ideolojik çalışmasıyla kazanan güçlü bir merkeze
ihtiyacı var. Günlük çalışmayı koordine eden, politik gelişmelere
anında, zaman yitirmeden günü gününe yanıt verebilen, kadrolara ve yerel
örgütlere güvenen, ama onları sistemli denetleyen bir merkez için bütün
kadro potansiyellerini ve mali olanakları sonuna kadar kullanmak,
seçilen PM’nin ilk ve acil görevi olmalıdır.
Parti örgütümüz, örgütlenme çalışmalarını
mahalle ve fabrika-işyeri komiteleri oluşturma hedefi ile yürütmelidir.
Örgütleme ve siyasal teşhir çalışmaları planlı ve süreğen bir biçimde
yapılan çalışmalar olmalıdır. Bu çalışmalar, günlük parti faaliyetinin
temelini oluşturmalıdır.
Partinin temel örgütleri, taban örgütleri
olarak adlandırdığımız fabrika, işyeri, mahalle, okul komiteleridir.
Parti esasen bu komitelerin toplamından oluşmalıdır. Tüm parti üyeleri,
bu taban örgütlerinden birisi içinde yer almak ve çalışmalarda
bulunmakla yükümlüdür.
Mahalle, işyeri, fabrika komitelerinin amacı,
partiyi buralarda örgütlü hale getirmek ve partinin örgütsel omurgasını
buralarda oluşturmaktır. Komiteler, partinin siyasal hattının
propagandasını yapmak, partiye üye ve sempatizan kazanmakla yükümlüdür.
Her oluşan komitenin somut hedefleri
olmalıdır. Bir çalışma programı çerçevesinde faaliyet sürdürmelidir.
Komite nerelerde ve ne kadar sürede ilişkilere sahip olacağını önceden
hedeflemeli ve planlamalıdır. Bunun için, örgütlenecek alan her neresi
ise orada ayrıntılı bir etüt yapılmak suretiyle, alanın bilgisine sahip
olunmalıdır. Esas olarak, partimizin çıkardığı afiş, bildiri gibi
materyaller buralarda tüketilmelidir.
Partinin günlük faaliyetleri bu çok sayıdaki
taban örgütlerinde sürdürülürken, parti mekanları bu faaliyetlerden
doğan toplantı ihtiyaçlarında ya da eğitim çalışmalarında kullanılmadır.
Bu nedenle parti binaları, boş zaman mekanları olmaktan hızla
çıkarılarak faaliyetlerin sevk ve idare edildiği karargahlar haline
getirilmelidir. Partimiz ancak bu perspektifli bir örgütlenme üzerinde
inşa edilirse devrimci bir kitle partisi haline gelebilir.
Değerli arkadaşlar
SDP, gerek sosyalist birlik ve gerekse sosyalist demokrasi çizgisinin
uygulanmasındaki tüm başarısızlıklara karşın, Türkiye solunda, sosyalist
demokrasi temelinde sosyalist birlik çabalarına bugün de ciddi
katkılarda bulunabilecek en önemli partidir. SDP, yaşanan parti içi
krizlerden olumlu sonuçlar çıkaracak olgunluk ve deneyime sahiptir.
Yaşanan deneyimler, SDP’nin bütün zayıflıklarını ve potansiyellerini
açığa çıkarmış bulunuyor. Partiyi yukardan aşağıya yeniden inşa etmek
yalnız zorunlu değil, aynı zamanda mümkündür. Konferansımız parti
saflarında her geçen gün daha da büyüyen genç kuşak devrimcilere
dayanarak örgütsel görevlerin üstesinden gelecektir.
Son yaşadığımız likidasyon sürecinden sonra az
sayıda arkadaşımızın çalışmaları sonucunda azımsanması mümkün olmayan
bir noktaya gelinmiştir. Bu durumun kanıtı son 1 Mayıs eylemleridir. Bu
süreç içinde Dev-Lis’in kitleselliği artmış ve kamuoyunda ilgi çekici
hale gelmiştir. Fakat bu düzeyle yetinmemiz mümkün değildir. SDP’nin
kuruluşunda hangi iddialara sahipsek aynı iddialarımız devam etmektedir.
İddialarımızın hiçbirinden vaz geçmiş değiliz. Hiç kuşku yok ki bu durum
omuzlarımıza ciddi yükler yüklemektedir. Önemli bir momentte olduğumuz
açıktır. Somut koşullar ele alınırsa içinde olduğumuz sürecin ciddi
olanakları taşımakta olduğu da görülecektir. Tüm meselemiz kendi
tarihimizden ve sınıf mücadeleleri tarihinden ders çıkarmayı bilmektir.
Kendimize özeleştirel yaklaşabilmek, mütevazi olmak, oligarşiye karşı
uzlaşmaz, kendi içimizde uzlaşmacı olmamız gerekmektedir. Politik
açıklık, eleştiri ve özeleştiri, yoldaşça dayanışma düsturumuz
olmalıdır. Her ne olursa olsun hep birlikte başladığımız bu yapıyı hep
beraber yükseltmeli ve bölünme, parçalanma hezeyanlarından uzak olmamız
gerekmektedir. Hareketimizin
vicdanına, devrimci özverisine ve tarihine güvenmek gerekmektedir. El
ele, omuz omuza kavgaya bilenerek girmek gerekmektedir.
Değerli arkadaşlar
Oldukça önemli ve kritik bir süreçte bana
verdiğiniz bu görevi Türkiye halklarına ve şehitlerimize olan
bağlılığım, devrim ve sosyalizme olan inancım doğrultusunda yerine
getirmeye çalışacağım. Bana gösterdiğiniz güvene layık olmaya
çalışacağım
Bu bilinçle hepinizi devrimci duygularımla
selamlıyorum.
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm Mücadelemiz
Yaşasın Kürt ve Türk Halklarının Mücadele
Birliği
Yaşasın Partimiz SDP
|
|