2. MYK, 24.06.2010
tarihinde İstanbul il örgütünde toplandı. Toplantıya Afşin Umar
mazeretli olarak katılmadı.
Gündem:
1.
Bilgilendirme
2.
Politik ve
örgütsel durum değerlendirmesi
3.
MYK çalışmaları usul ve esaslarına ilişkin değerlendirme
4.
Büro bilgilendirmesi ve çalışma planı
5.
Kongre kararları ve program / tüzük redaksiyon
6.
Yaz dönemi ve kamp planları
Kararlar:
1.
Politik durum üzerine görüşülmüş ve ekte sunulan değerlendirme
kaleme alınmıştır (EK 1).
2.
İstanbul İl Örgütü, MYK’nın sağlıklı çalışması için gerekli
altyapıyı organize etmesi, MYK odası’na internet, yazıcı vb. gerekli
donanımı tesis etmesi için görevlendirilmiştir.
3.
MYK’nın önümüzdeki dönemde parti yönetmeliklerini yeniden
değerlendirerek gerekli gördüğü yönetmelikleri il örgütlerine
göndermesi karar altına alınmıştır.
4.
Birlik ve İttifak Bürosunun, büroda aktif çalışmak isteyen parti
üyelerinin katılımına açık olmak kaydıyla aşağıdaki isimlerden
oluşmasına karar verir: Günay Kubilay (koordinatör), Sabit Günaydın,
İbrahim Turgut, Ecevit Piroğlu, Yeşim Ergün, Semra Sezgin, Hüseyin
Taka, Yasemin Deliduman, Özgür Oran
5.
MYK Eğitim Bürosu çalışma programı (EK 2) ve Uluslararası İlişkiler
Bürosu çalışma programı ektedir (EK 3).
6.
Hazırlığı süren MYK bürolarının bir sonraki MYK’ya kadar raporlarını
yazılı olarak sunması gerekmektedir
7.
4. Kongre ve
Konferans kararlarımız değerlendirilmiştir. Aciliyet taşıyan SDP’nin
yeniden yapılandırılması ve kadro politikasına ilişkin 4. Kongre
kararımızın, (üye yenileme çalışmalarının yapılması ve parti
arşivinin oluşturulması başta olmak üzere) örgüt teknik bürosu
tarafından planlanarak iki MYK sonrasına sunulması, bunun için
büronun bir sonraki MYK’ya kadar tesis edilmesi karar altına
alınmıştır.
8.
Programa son halini vermek üzere redaksiyon kurulu olarak Ekin,
Günay, Afşin görevlendirilmiştir.
9.
SDP yaz kampı çalışmaları planlanmıştır. Tüm örgütlerimizin kamp
planına uygun bir örgütlenme içine girmesi özel bir önem
taşımaktadır.
Ekin Bodur
Barışta Erdost
MYK üyesi
MYK üyesi
EK 1:
POLİTİK DURUM
DEĞERLENDİRMESİ
İçinden
geçtiğimiz çatışmalı bu yeni dönemde, egemenlerin ekonomik krizden
çıkış politikaları işçi sınıfına ve emekçilere karşı küresel baskıyı
şiddetlendirirken, ülke gündeminde Kürt özgürlük hareketinin çizdiği
yeni yol haritası, şiddetlenen çatışmalar ve İsrail Devleti'nin
Gazze'ye yardım götüren gemiye saldırısının etkileri yer almaktadır.
Operasyonların artması ile birlikte yükselen gerginlik, milliyetçi
dalgayı da beraberinde yükseltmekte, hükümet, siyonizme karşı
kitlesel tepkiyi, şovenizmi körükleyerek, Kürt özgürlük hareketine
ve BDP'ye yöneltmeye çalışmak gibi tehlikeli bir yöntemden medet
ummaktadır.
Kürt özgürlük hareketinin
değişen yol haritası ve şiddetlenen savaş
AKP
hükümetinin “açılım” adıyla başlattığı sürecin, Kürt halkına
uygulanan baskıların daha da arttığı, PKK’nin eylemsizlik kararına
rağmen operasyonların şiddetlendirildiği, binlerce çocuğun, seçilmiş
belediye başkanlarının zindanlara doldurulduğu, zulmün katmerlendiği
bir hale dönüştüğü ortadadır.
Abdullah
Öcalan'ın, “aradan çekiliyorum” demesiyle beraber, 1 Haziran'da sona
eren eylemsizlik süreciyle yeni bir dönem başlamıştır. KCK yaptığı
açıklamalarla yeni bir mücadele sürecine girildiğini, kendi çözümünü
geliştirme sürecinin başlatıldığını açıklamıştır. Kürt özgürlük
hareketi, girilen bu yeni dönemde devlet çözüm doğrultusunda adım
atmazsa, demokratik özerklik ilan edeceğini deklare etmiş,
eylemlerin metropollere de yayılacağının sinyallerini vermiştir.
Kürt
özgürlük hareketinin çizdiği yeni yol haritası ile birlikte devlet
de, operasyonları, saldırıları arttırmıştır. Geçtiğimiz Ekim ayında
Kandil ve Maxmur kamplarından ülkeye giriş yapan “Barış grubu”
üyelerinden 13 kişi tutuklandı. Silopi'de gerçekleşen “Barış
Yürüyüşü” sırasında devletin kolluk kuvvetlerinin sert müdahalesiyle
BDP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır yaralandı. Bayındır’a
yapılan saldırı, tüm BDP’lilere ve Kürt halkına yönelik bir saldırı
olarak değerlendirilmelidir. Zamanlama itibariyle, tesadüf olmadığı,
bilinçli bir şekilde yapıldığı açıktır. TSK, sınır ötesi harekat ile
iki sene sonra yeniden Irak'a girdi. Birkaç gün içinde bu denli
şiddetlenen saldırılar gösteriyor ki; Kürt halkının barış talepleri
bir kez daha silahla yanıtlanacaktır. Dün seçilmiş vekilleri
tutuklayan devlet, bugün vekillerin üzerine panzerle yürümektedir.
Bir devlet projesi olarak başlayan “Kürtsüz Kürt açılımı” geldiğimiz
son aşamada Kürt halkının siyasi temsilcilerini demokratik siyasi
zeminin dışına sürme operasyonuna dönüşmüştür.
Tüm bu
yaşananlar karşısında Türkiye sosyalist hareketi önemli bir sınavdan
geçmektedir. Kimileri tüm bu saldırılara rağmen enternasyonalist
duruşundan taviz vermeyip, ezilen Kürt halkının yanında mücadele
ederken ve bu mücadelede yoldaşlarını zindanlara yollarken, kimileri
ise gerici bir tavırla, devlete karşı, operasyonlara dur demek
yerine, Kürt özgürlük hareketinin saldırılarını kınamakta, buram
buram milliyetçilik kokan açıklamalar yapmaktadırlar.
Bu kaos
ortamında yeniden ve ısrarla dile getiriyoruz ki; gerçek ve kalıcı
bir çözüm isteniyorsa, devlet 30 senedir sürdürdüğü bu kanlı
politikalardan vazgeçmeli, operasyonları derhal durdurmalıdır. Medya
savaş borazancılığını bırakmalı, artık eskimiş klişe söylemlerini
terk etmelidir. Esas muhataplarla diyalog sağlanmalı bu yolla samimi
bir çözüm ortamı yaratılmalıdır.
Yükselen
savaş atmosferi, barış mücadelesinin önüne çok acil görevler
koymaktadır. Partimiz şiddetlenen bu çatışmalı atmosferde, tüm
güçleriyle ezilen halkların kurtuluş mücadelesinin yanında olacak,
elinden geldiği ölçüde, halkların kardeşliği için mücadele edecek ve
bu mücadelede bedeller ödemekten de çekinmeyecektir.
Siyonist İsrail devletinin
saldırıları ve İsrailleşen Türkiye
İsrail
ablukası altındaki Gazze’ye insani yardım götürmek için İstanbul'dan
yola çıkan Mavi Marmara'nın da aralarında bulunduğu altı gemiden
oluşan konvoy, uluslararası sularda İsrail ordusunun sert müdahalesi
ile karşılaştı, 9 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda insan yaralandı.
Siyonist
İsrail devleti; kuruluşundan bu yana, emperyalistlerin Ortadoğu'daki
vurucu kolu olmuştur. Egemenler, Ortadoğu halklarını kontrol altında
tutmak için, halkları; açlığa, yoksulluğa ve savaşa mahkum ederek,
çok yönlü tehditlerle birbirlerine düşman etmektedirler. Bu yolda,
emperyalist güçler, yıllardır İsrail devletinin her türlü zulmüne,
katliamına destek olmakta, giderek daha da fütursuzlaşan İsrail'in
elini sağlamlaştırmaktadır.
Gazze'ye
insani yardım taşıyan gemilere yapılan bu korkunç saldırı bizlere
bir kez daha göstermiştir ki, İsrail devletinin ve emperyalistlerin
Ortadoğu'daki hegemonyası sürdükçe, Arapların, Yahudilerin ve
Ortadoğu halklarının yaşadığı zulüm de sona ermeyecektir.
Saldırıdan
sonra Türkiye oligarşisi içinden gelen kınama mesajları, Tüsiad'ın
sert açıklamaları, başta AKP olmak üzere düzen partilerinin tepkisel
tutumları şaşırtıcı değildir. Başbakan Tayip Erdoğan'ın “Davos
fatihi”nden, “ezilen Arap halkının ve Ortadoğu'nun kahramanı” olma
yolunda giden ve adeta bir şova dönüşen sert tavrı tek kelimeyle
sahtedir. İsrail'in yalnızlaştırılmasıyla birlikte güç kaybeden
emperyalizmin, Ortadoğu'daki jandarmalığı görevine; AKP hükümetiyle
birlikte , “Türk-İslam Sentezi” modeliyle en uygun aday, zaten
emperyalizme bağımlı halde olan ve ABD'nin yeniden düzenlediği
dengelerden, daha da üst sıralarda pay kapmaya çalışan Türkiye
oligarşisidir. ABD'nin Ortadoğu'da yıpranan görüntüsünü onarmak için,
kendi yayılmacı politikasını genişletmek isteyen Türkiye oligarşisi
işbirliğine hazırdır. AKP hükümeti bu taktiksel aralığı çok iyi
görmektedir. İzlediği “Yeni Osmanlıcılık” siyasetiyle, Müslüman
Ortadoğu halklarının temsilcisi haline gelerek, söz konusu bereketli
pazardan daha fazla nemalanma planları yapmaktadır. “One minute”
gösterisiyle yükselen, zulümcü İsrail'e karşı, Ortadoğu halklarının
kurtarıcısı kahraman Türkiye modeli bu planın parçalarındandır
kuşkusuz.
AKP hükümeti,
Filistin'de siyonizme karşı taş atan çocukları sahiplenirken,
zindanlara doldurduğu TMK mağduru binlerce Kürt çocuğun hesabını da
vermek zorundadır. Filistin'deki kurtuluş hareketini terörist olarak
adlandıran İsrail devleti ile, Kürt özgürlük hareketini tasfiye etme
planlarıyla, Kürt halkını terörist olarak nitelendiren Türkiye
devletinin bu anlamda birbirlerinden çok farkı yoktur. Hamas ile PKK
karşılaştırmasında burjuvazi de zorlanmakta, bu durum yapılan
ikircikli açıklamalarda kendini göstermektedir. Tayip Erdoğan'ın
konuşmalarında yaratmaya çalıştığı vicdani ruh, AKP'nin
pratiklerinde büyük bir tezatlıkla tıpkı İsrail zulmüne benzer bir
şekilde kendini göstermektedir. Kürt illerinde çocuklar panzerler
altında ezilmeye devam etmekte, halk işkence görmektedir.
İsrail
devletine ateş püsküren Türkiye oligarşisi, İsrail ile tüm askeri
anlaşmaları ve stratejik işbirliğini devam ettirmektedir. AKP'nin bu
ikiyüzlü tavrı teşhir edilmelidir.
Türkiye hava
sahasını İsrail’in suikast uçaklarının kullanımına açık tutan
hükümetin, milyon dolarlara mal olan Heron ve Dominatör için yaptığı
anlaşmalar hâlâ yürürlüktedir.
İsrail ile
Türkiye arasındaki bu askeri ortaklık, PKK’yi tasfiye etme amacına
hizmet etmektedir. Abdullah Öcalan'ın teslim edilmesi sonrası
2002'de 1.3 milyar dolarlık Türk F-4 savaş uçağı, helikopter ve M-60
A-1 tank modernizasyonu ihaleleri İsrail'in IMI şirketine verilmiş,
170 tank Mayıs 2010'da İsrail'den teslim alınmıştır. Türkiye'nin
İsrail'e ödediği toplam para ise 687.5 milyon dolar olmuştur. Son
yıllarda geliştirilen ilişkilerin en önemlisi ise, PKK’ye karşı
kullanılmak üzere insansız hava uçaklarının alınmasıydı. AKP
hükümetinin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 2008'in son aylarında
İsrail'e giderek 183 milyon dolara iki adet daha Heron uçağı
alınması için anlaşma imzalamıştır. Aynı şekilde TSK'nin hava ve
uzay görüntülü istihbarat sistemini sağlayacak 141 milyon dolarlık
ihale de İsrail şirketlerine verilmiştir. Ayrıca Türkiye, 2009'un
başında İsrail'in Gazze'ye yaptığı saldırıdan birkaç gün önce
İsrail'le yaklaşık 167 milyon dolarlık silah alımı anlaşması
imzalamıştır. Sadece bu dönemde İsrail'le savunma sanayi işbirliği
alanında yapılan anlaşmaların ekonomik maliyetinin 1.8 milyar dolar
olduğu kaydedilmektedir.
Türkiye'nin
İsrail'le yaptığı en kapsamlı anlaşma ise bir süre önce hayata
geçirilmiş, Türkiye Şubat 2010'da İsrail'den maliyetleri milyar
doları bulan 6 Heron almıştır. Diğer 4 Heron da bu ay veya gelecek
ay Türkiye'ye teslim edilecek. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül,
partisinin Meclis grup toplantısına giderken, 'İsrail ile kriz kalan
4 Heronun teslimatında sıkıntı yaratmaz. Kalan Heronların
teslimatını Haziran veya Temmuz ayı içinde bekliyoruz' demiştir. Tüm
bu anlaşmaların sürekliliği, AKP hükümetinin ikiyüzlü tavrını da
gayet net bir şekilde açığa çıkarmaktadır.
İsrail
saldırısının protesto edildiği eylemliliklerde üzerinde durulması
gereken en önemli nokta, şiddetlenen siyonizm karşıtlığının,
milliyetçiliğe dönüşerek şovenizmi körüklemesidir. Gemiye yapılan
saldırıyla aynı günde gerçekleşen İskenderun baskını, egemenlerce bu
iki eylemin aynı paralellikte ele alınması gerektiği şeklinde lanse
edilmiştir. Pek çok köşe yazarı, saldırının olağan saldırı
alanlarının dışında, İskenderun'da gerçekleşmiş olmasını bir kanıt
olarak göstermiş, İsrail'in PKK’yi yönlendirdiği yönünde açıklamalar
yapmıştır. Oysa açıktır ki, İsrail ile ilişkilerini kesmeyerek,
gizli askeri anlaşmalarla bu vahşete ortak olan ve esas işbirliği
içinde olan Türkiye devletidir. PKK'nin İsrail'le işbirliği içinde
olduğu izlenimi verilerek, halkın İsrail'e öfkesinin, Kürt özgürlük
hareketine yönelmesi tasarlanmıştır. Yapılan “İsrail vahşetine dur
de” yürüyüşlerinin, BDP binalarının, Kürtlere ait iş yerlerinin
taşlanmasıyla sonlandırılması, bunun açık birer örneğidir.
Tepki
eylemliliklerinde öncülüğün islami kesimde olması, Türkiye sosyalist
hareketinin bu vahşet karşısında sesinin cılız çıkması ise üzerinde
durulması gereken bir diğer konudur. Bu durumun nedeni, Türkiye
sosyalist hareketinin içinde baskın halde bulunan ulusalcı
yaklaşımdır. İsrail'in karşısında olmak, bir yandan da AKP ve
müslüman çevre ile benzer söylemlerde bulunmak şeklinde
algılandığından, siyaseti “anti AKP” çerçevesi içinden yürüten
ulusal eğilimli sol hareketin de ezberi bir kez daha bozulmuştur.
Bundan 40 sene evvel, Filistin’deki mücadeleye aktif olarak katılan
Türkiyeli sosyalistler, bugün hareketin önderliğinin islamcı kesim
tarafından ele alınmasıyla birlikte Filistin’in kurtuluş
mücadelesine destek olmakta oldukça isteksiz bir tavır takınmakta,
tıpkı Kürt meselesinde olduğu gibi, Filistin halkının mücadelesini
de adeta yok saymaya çalışmaktadır.
Gelinen
noktada, enternasyonalist hattı savunan devrimcilere düşen ikili bir
görev vardır. İsrail siyonizmiyle mücadele Türk şovenizmiyle
mücadele ile aynı eksende sürdürülmeli, bu hat üzerinden birlikler
yapılmalı, mücadele odakları güçlendirilmelidir.
Toplumla Mücadele Kanunu: TMK
Terörle
Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında yetişkinlerle aynı şekilde
yargılanan çocukların durumunu düzeltmek için hazırlanan yasa
tasarısı nihayet mecliste görüşmeye açıldı. Gösterilere katılıp taş
attığı gerekçesiyle tutuklanarak, TMK kapsamında ağır cezalarla
yargılanan çocukların sayısı, son 4 yılda 2,400'ü aşmıştır. 1984 ile
1997 yılları arasında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde
yargılanan çocuk sayısının ise 2,601 olması da gösteriyor ki; devlet
14 seneye sığdıramadığı zulmü, son 4 sene içinde fazlasıyla
yaşatmıştır. Mecliste BDP'li vekillerce sunulan çocuklara ilişkin
yasa tasarıları, uzun bir süre görmezlikten gelinmiş, gündem yoğun
denilerek geçiştirilmiştir. Ancak yaklaşan muhtemel anayasa
referandumu öncesi, Filistin'e destek gösterileriyle hanesine puan
toplamaya çalışan AKP, çocukların durumunun düzeltilmesiyle ilgili
hazırladığı bu yasa teklifi ile de, açılım kandırmacalarıyla
kaybettiği desteği kazanmaya çalışmaktadır.
Verilen
kanun teklifinde özellikle Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na
dair çocukların lehine bazı düzenlemeler olsa da, bunun medyaya
yansıtıldığı gibi meseleyi çözmediği açıktır. “İyileştirildiği”
söylenen söz konusu yasa, esas itibarıyla çocuklar adına iyileştirme
sağlamamış, yapılan düzenlemeler çeşitli biçimlerle, tutuklu
çocuklar arasında bir tür ayrımcılık oluşturmuştur. Hukuksal formlar
bir yana bırakılırsa, bu meselenin de; iktisadi, siyasi, sosyolojik
vb. gibi boyutları hallolmadan çözümün imkansız olduğu ortadadır.
Ayrıca mevcut kanunda düzenleme tam yapılmadıkça, bugün başta Kürt
çocukları olsa da, konjonktürel değişimlere göre Türkiye'de yaşayan
bütün çocukların potansiyel TMK Mağduru Çocuklar olduğu bir
gerçektir.
Kürt
illerinde çocuklar sokakta panzer altında can vermeye devam etmekte,
zindanlarda ise işkencelere maruz kalmakta, sürülmektedir. Terörle
Mücadele Kanunu, “Toplumla Mücadele Kanunu”na dönüşmüştür. Açılım
söylenceleri, liberal çevrelerde dahi, artık aynı heveste yankı
uyandırmamaktadır. Belirtildiği gibi 4 senelik savaş bilançosu, son
30 senenin en ağır kayıplarının verildiğini göstermektedir.
Ergenekon davasından yargılananlar, kanlı geçmişler aydınlanmadan,
kayıpların hesabı sorulmadan, asit kuyularının sorumluları
cezalandırılmadan birer birer tahliye olmakta, Ahmet Türk'e yumruk
attığı için tutuklananlar bugün serbest bırakılmaktadır. Bunun
yanında barış elçileri ise, teker teker tutuklanmaktadır.
TMK, Kürt
illerindeki saldırıları korumaya devam ederken, batıdan yükselen
baskı da büyümektedir. Şırnak'ta 10 yaşındaki Diren Basan'ı ezen
devlet, Muğla'da da Şerzan Kurt'u öldürmüştür. Oligarşi, batıyı
şovenizm borazanı ile hareketlendirip, asimetrik savaş koşullarını
uygulamakta, bu yolla da bir biçimde cephe gerisini sağlama almak
için uğraşmaktadır. İşte tam da bu noktada, ezen ulus devrimcileri
ile ezilen ulus arasındaki stratejik ittifak, hayati bir önem
taşımaktadır.
Anayasa Referandumunda üçüncü
bir seçenek: Boykot
AKP
hükümetinin 12 Eylül Anayasası üzerinde birkaç rötuş ile oylamaya
sunduğu değişiklik paketi; egemenler arasında süren mücadelenin yeni
bir tartışma cephesi olarak gündemleşmişti. Bu tartışma, CHP’nin
değişiklik paketinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmasıyla
ve Anayasa Mahkemesi’nin de bu iptal istemli davayı şekil yönünden
incelemeyi kabul etmesiyle sürdü.
Anayasa
Değişiklik paketi, önemli sayılabilecek maddeler de içermektedir.
Özellikle geçici 15. maddenin kaldırılması, askere sivil yargı
yolunun açılması gibi maddeler, ülkenin demokratikleşmesi yolunda
geliştirici olacak değişikliklerdir. Ancak 1982 Anayasası’nın tüm
maddelerine sinmiş olan milliyetçi, otoriter, militarist temelleri
yerinden oynatmadan esaslı bir değişiklik yapılması da söz konusu
olamayacaktır.
Partimiz,
Anayasa değişikliğine dair görüşlerimizi, 6. Parti Meclisi
Kararlarında ayrıntılı bir raporla dile getirmiştir. Bugün
tartışılması gereken, referandum sürecine nasıl bakılması
gerektiğidir. Yapılan değişiklik önerileri yalnızca iki şık
üzerinden, evet-hayır ikilemiyle değerlendirilirken, üçüncü bir
cevabın, referandumu boykot etme tavrının da üzerinde yoğunlaşmak
gereklidir.
Egemenler
arası hesaplaşmalar şiddetlense de, kendi aralarındaki çıkar
çatışmaları kimi çatlaklar yaratsa da, bu çatışmalar uzlaşmaz
değildir. Ezilenlerin, emekçilerin karşısında olunca, tüm bu
çatışmalar unutulur, gerekli uzlaşı sağlanır. Bugün de, anayasa
tartışmaları üzerinden kimi çıkar kavgaları sürerken, savaşa,
yoksulluğa mahkum edilen halktan, evet ya da hayır ikileminde bir
destek beklenmektedir. SDP MYK, dayatılan hesaplaşmaya bu biçimiyle
alet olmayı reddeder ve üçüncü bir seçenek olarak “aktif boykot”
görüşünü benimser. ‘Aktif boykot’tan anlaşılması gereken, sürece ve
dayatılan ikileme kayıtsız kalma anlamında bir boykot tarzı değil,
sokaklarda, mahallelerde, referandumun neden boykot edilmesi
gerektiği anlatılarak, herkesi boykota çağıracak şekilde bir süreç
örülmesi gerektiğidir.
Güvencesizleştirme
saldırılarında, hedef bu kez kamu emekçileri
İşçi sınıfı
ve emekçilere karşı saldırılar artarak sürmektedir. Geçtiğimiz ay
Zonguldak'ta yaşanan maden işçileri katliamının ardından,
tersanelerde, kot işleme atölyelerinde de güvencesiz çalışma
koşulları ve patronların sömürü düzeni yüzünden işçiler ölmeye devam
etmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ocak 2010'a dair
işgücü araştırması sonuçlarına göre, ülkedeki işsizlerin toplam
sayısı 3 milyon 591 bin, oranı ise % 14,5 oldu. Bu rakam, 2009 yılı
sonunda ise 3 milyon 471 bin kişi ve % 14 olmuştu. İş bulma ümidi
kalmadığı için iş aramayanların dahil edilmediği bu istatistiklere
göre, 5 işsizden 1'i işten çıkarılmış, 100 emekçiden, 42’si ise
kayıt dışı çalışıyor. Resmi verilerde dahi can alıcı bir biçimde
ortaya çıkan bu tablo da göstermekte ki, krizin bedeli emekçilere
ödetilmekte, halk işsizliğe ve yoksulluğa mahkum edilmeye
çalışılmaktadır.
Çalışma
Bakanı Hayati Yazıcı’nın birkaç gün önce açıkladığı kanun tasarısı,
devlet kadrolarında memur statüsüyle istihdam edilen işçilerinin iş
güvencesinin ortadan kaldırılmasıyla karşı karşıya olduğunu
göstermektedir. Bir bakıma işçilere uygulanan 4-C yasasına benzer
bir hukuki form, bu kez kamu işçilerine yönlendirilmektedir. AKP
iktidarının “kamu yönetimi reformu” olarak adlandırdığı bu program
aslında 2003 yılından beri parça parça gerçekleştirilmektedir.
Açıktır ki; bu programın asıl amacı kamusal hizmetleri özelleştirmek
ve kamu işçilerini güvencesiz bir yaşama mahkum etmektir.
Küresel
düzeyde yükselmekte olan ekonomik kriz, işsizliğin yüksek oranlarda
artması, emekçilere yönelik tüm bu saldırılar, girilen yeni dönemde
artacaktır. Bu saldırılar ancak, örgütlü ve güçlü bir mücadele
perspektifiyle göğüslenebilir.
Tecavüzler ve kadın
cinayetleri
Kadına yönelik
şiddet, devlet yurtlarında çocuklara yönelik cinsel şiddet, kadın
cinayetleri ve taciz, tecavüzlerle devam etmektedir. Mardin, Siirt,
Van'dan sonra son olarak, Tunceli'nin Ovacık ilçesinde AKP eski ilçe
başkanı'nın 14 yaşındaki bir çocuğa tecavüz girişiminin ortaya
çıkarılması, devletin ve siyasi iktidarın çeşitli kademelerindeki
erkeklerin uygulayıcısı olduğu cinsel şiddeti bir kez daha teşhir
etmiştir. Erkeği koruyan yasalar, hukuk sistemi; kadına karşı her
türlü şiddeti de meşrulaştırmakta, taciz ve tecavüzü cezasız
bırakmaktadır.
Tüm bunların yanı
sıra, Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı’nın Kürt sorununun çözümü
olarak Türk erkeklerine “metres tutmak yerine Kürt kadınları 2., 3.
eş olarak almalarını” salık vermesi, gerek evrensel insan hakları,
gerekse Türk yasaları çerçevesince kabul edilemez bir suçtur.
Devletin belediye başkanı, alenen hem Kürt halkını, hem de Kürt
kadınlarını ırkçı bir bakış açısıyla aşağılamakta ve bunda bir beis
görmemektedir. Fatih Altaylı, Serdar Turgut gibi isimlerin ardından
bir devlet yöneticisinin, ırkçı saldırganlığı kadın bedeni üzerinden
tanımlaması tüm kadınlar ve halklar açısından kaygı vericidir.
17 Haziran günü,
Demokratik Özgür Kadın Hareketi üyesi bir kadın, İstanbul
Bağcılar’daki evine giderken sivil polis olduğundan şüphelenilen 2
kişi tarafından kaçırılmış, 10 saat boyunca cinsel işkenceye maruz
kalmış, tecavüze uğramıştır. Savcılığa suç duyurusunda bulunan
arkadaşımız, adliyede de çeşitli biçimlerde tacize maruz kalmıştır.
Bağcılar’da protesto yürüyüşü gerçekleştirmek isteyen kadınlar polis
tarafından engellenmiştir.
Kürt halkına
yönelik operasyonların ve şiddetin arttığı bir dönemde yaşanan bu
tecavüzün zamanlaması gösteriyor ki, birileri bugüne kadar yaşanan
devlet kaynaklı cinsel şiddet vakalarında sorumluların açığa
çıkarılıp yargılanmamasına güvenerek, tutuklamalarla, çok çeşitli
baskı yöntemleriyle seslerini bastıramadığı Kürt kadınları cinsel
taciz ve tecavüz yöntemiyle susturmaya karar vermiştir. Savaşın
alabildiğince tırmandırıldığı, operasyonları n şiddetinin arttığı,
savaş çığırtkanlarının sesinin yükseldiği bu süreçte, kadına yönelik
şiddetin, tecavüzün artması da tesadüf değildir elbette. Kürt
kadınlarına karşı tecavüzü senelerdir bir savaş stratejisi olarak
kullanan devlet, bugünlerde de bu en adi yıldırma politikasını
raftan indirip yeniden yürürlüğe koymuştur.
BDP Kadın Meclisi
çalışmalarını yürüten arkadaşımızın uğradığı bu saldırı, örgütlü
kadınlara karşı geliştirilen ilk saldırı değildir. Örgütlü, devrimci
kadınlara saldırı her dönemde olabildiği gibi, savaşın/çatışmanın
arttığı dönemlerde kadınlar, militarist erkek egemen sistemin ve bu
sistemin aktörleri olan erkeklerin tacizine, tecavüzüne ve her türlü
şiddetine daha fazla maruz kalmaktadırlar. Dolayısıyla, son günlerde
şiddetlenen savaşla kadınlar, erkek egemen devlet saldırıları ile
bugün, dünden daha yoğun bir şekilde karşı karşıyalar. Ancak
kadınlar, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonraki süreçte de kadın
dayanışmasının gücüyle mücadeleyi yükselterek, tüm bu taciz, tecavüz
politikalarının karşısında en örgütlü şekilde ve kararlılıkla
durdukça erkek egemen şiddet geriletilecektir.
SDP Merkez Yürütme
Kurulu; DÖKH üyesi kadın arkadaşımıza yapılan saldırıyı, tüm
kadınlara ve örgütlü mücadelenin kendisine yapılmış bir saldırı
olarak değerlendirir ve mahkum eder.
SDP 4. Büyük Genel Kongre/Konferansı’nın
ardından
Partimizin
4. Olağan Büyük Kongre/Konferansı, geçtiğimiz 29-30 Mayıs tarihinde
Ankara'da gerçekleşti. “Mücadele için birlik, birlik için mücadele,
devrim için sosyalist demokrasi” şiarıyla yapılan kongre coşkulu ve
örgütsel birikimimizin belirgin biçimde hissedildiği bir atmosferde
gerçekleşti.
Kongremiz
ülke dışından bizzat katılan ya da mesajla dayanışma duygularını
ileten örgütlerle de enternasyonalist dayanışma zeminini oluşturma
açısından oldukça değerli bir deneyim olmuştur. Filistin Halk
Kurtuluş Cephesi’nden, Kıbrıs Emekçi Halkın İlerici Partisi’nden,
Yeni Kıbrıs Partisi’nden yoldaşlarımız kongremize bizzat gelerek,
Lübnan’dan, İspanya’dan, Portekiz’den, Pakistan’dan, Yeni
Zelanda’dan, İsveç’ten yoldaşlarımız komünist selamlarıyla devrimci
dayanışmayı gösterdiler. Partimiz, kongre vesilesiyle geliştirdiği
bu ilişkileri ilerletecek, enternasyonalist zemini
kuvvetlendirecektir.
4. Kongre/Konferansımız
öncelikle partimizin kendisini var eden temel politik yönelimlerin
ve ilkelerin takipçisi olduğunu kamuoyuna ilan etmiştir. Birkaç
temel meseleye özellikle dikkat çekilmiş ve kararlar
alınmıştır.Bunlar kadro politikası, sınıf içinde örgütlenme sorunu,
birlik ve ittifak sorunu ve kadın sorunudur.
4. Konferans
ve Kongremiz “Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin kurtuluş
mücadelesi ile Kürt halkının özgürlük mücadelesini birleştirmek ve ‘birleşik
devrim’ sürecine dönüştürmenin SDP’nin temel stratejik hedeflerinden
biri olduğunu tespit” etmekte, “merkezinde Kürt özgürlük hareketi
(KÖH) ve KÖH ile ittifaka açık Türkiye sosyalist hareketinin yer
aldığı bir ‘kalıcı ittifak’ ve bu ittifak etrafında tüm toplumsal
muhalefeti bir ‘çatı partisi’ biçimindeki ‘demokrasi cephesi’nde
birleştirme çabasının SDP’nin temel ‘ittifak politikası’ olduğunu”
ilan etmektedir. Ayrıca, Kongre/Konferansımız işçi sınıfının egemen
bir sınıf olarak örgütlenmesine giden yolda kurucu birleşik bir
öznenin yaratılması için “rekabet değil, dayanışma” anlayışıyla
hareket edileceğinin altını çizmiş, bu yolda oluşturulacak
birliklerin çok önemli olduğunu da vurgulamıştır.
4. Kongre/Konferansın
en önemli kararlarından biri de, parti içi kriz meselesine ilişkin
yaptığı özeleştiri olmuştur. Süreç değerlendirilip,
sonuçlandırılmıştır. Dönemin yetkili organlarının SDP’nin anti-cinsiyetçi
ilkesine uygun davranmadığı, parti içinde erkek egemenliğine prim
verdiği, bu nedenle cinsel taciz beyanında bulunan kadınları mağdur
ettiği, kadın dayanışması ve mücadelesini zayıflattığı için
özeleştiri verdiğini tüm sosyalist, devrimci, demokratik kamuoyuna
ilan etmiştir.
4. Kongre/Konferans,
değişen süreçle birlikte bazı yönleriyle eksik kalan parti programı
ve tüzüğünde de değişiklik yapmıştır. Tüm bu önemli kararlara
partimizin kolektif iradesiyle imza atılmıştır. Yeni dönemde yeni
görevlerle parti organlarını görevlendirmiş, örgütsel ve politik
olarak büyüme ve gelişmeyi, sosyalizmi yeniden siyasal bir seçenek
haline getirmeyi partili kadroların önüne bir görev olarak koymuştur.
Tüm üyelerimize düşen, bu görevi yerine getirmek, mücadeleyi bu
eksende sürdürmektir.
Tüm bu
gelişmeler ışığında değerlendirdiğimizde, gerek işçi sınıfı ve
ezilenler, gerekse egemenler açısından yeni bir döneme girmiş
bulunmaktayız. Bu dönem, bir reorganizasyon dönemidir. Ortadoğu'daki
güç dengeleri hassaslaşmış, emperyalistler bu hassasiyetleri
gözeterek yeni bir düzenleme yoluna gitmek durumunda kalmışlardır.
Ana muhalefet partisi CHP, uzun yıllardır değiştirmediği politik
vizyonunu değiştirmek zorunda kalmış, Baykal gönderilmiş,
Kılıçdaroğlu ile yeni bir görüntü çizilmiştir. Bu durumu, devletin
bir “ara gazı” taktiği olarak algılamak doğru olacaksa da, istenen
yine bir yeniden yapılanmadır. Kürt halkına yapılan saldırıların
Kürt özgürlük hareketinin mücadele hattını yenilemesi de, bu yeni
dönemin parçalarıdır. Savaşın yükselmesi, kadına yönelik şiddeti,
taciz ve tecavüzü de beraberinde getirmektedir.
Egemenlerin
bu yeni saldırı dönemini göğüsleyebilmek için, dünden daha kararlı,
daha birleşik bir mücadele hattına gereksinim vardır. Yapılması
gereken; doğru bir perspektifle, saldırılara daha güçlü ve gür bir
sesle cevap verecek sağlam bir birlik temeliyle hareket eden
devrimci odağın yaratılmasıdır.
EK 2:
MYK EĞİTİM BÜROSU
Çalışma Programı
Bilindiği gibi MYK Eğitim Bürosu, 1. PM’nin kararıyla
yeni oluşturulmuş bir bürodur. Bu nedenle büro oluşumunun, büroda
çalışmak isteyecek üyeleri doğru bilgilendirmemiz açısından, büronun
görev alanları ve hedefleri bu MYK’da netleştirildikten sonra
gerçekleştirilmesinin daha uygun olacağı değerlendirilmiştir.
MYK Eğitim bürosuna ilişkin çalışma programı önerimiz:
Büronun asli hedefi bir “parti okulu”nun oluşturulması
olmakla birlikte, ilk aşamada büronun kendisini daha mütevazı ve
gerçekleştirilebilir hedeflerle sınırlayarak olanaklarımızın bir
parti okulu oluşturulmasının önkoşullarını yaratmaya hasredilmesinin
daha rasyonel bir tercih olacağı düşüncesindeyiz. Bu çerçevede büro
önümüzdeki dönemde şu çalışmaları yürütmelidir:
1) Parti içi KONFERANSLAR düzenlemek. Konferans
konularını, güncel bir konudan yola çıkarak teorik arka planın
netleştirilmesi kaygısıyla belirlemek. Konferansın bir
inceleme-araştırmaya dayanmasını gözetmek. Bu konferanslar, belirli
bir periyodla, inspeak ya da online radyo vb. gibi araçlarla
internet üzerinden de olabilir, yerellerde parti binalarında da
olabilir ya da her iki yöntem birlikte uygulanabilir.
2) Bu konferans metinlerini yazılı hale getirmek ve
küçük broşürler şeklinde eğitim MATERYELLERİ oluşturmak. Bu
materyallerin fotokopi/spiral yaptırılıp örgütlere dağıtılarak
yerellerde eğitim çalışmalarında kullanılmasını sağlamak.
3) Belirli konularda "ATÖLYELER" oluşturmak. Belirli bir
konu üzerine derinlemesine okuma yapmak ve tartışma yapmak isteyen
üyelerin biraraya getirilmesi, o konuyla ilgili bir okuma
programının çıkarılması, belirli periyodlarla biraraya gelip
okuduklarını tartışmaları, konuyu iyi bilen birilerinin kısa
sunuşlar yapması, büronun organizasyon ve kaynak bulma konusunda
yardımcı olması. Bu, daha çok parti üyeleri eğer talep ediyorlarsa
kotarılabilecek bir çalışma olduğundan büronun parti üyelerinde
belirli konuları araştırma, inceleme iştahı yaratacak yöntemler
üretmesi. Bu atölyelere katılanlar 1-2 aylık bir program sonunda o
konuyla ilgili 10 sayfalık bir metin yazabilir hale gelebilirler.
4) KİTAP OKUMA GRUPLARInın oluşturulması. Bu, haftalık
periyodda sürdürülebilir. Her hafta için bir "haftanın kitabı"
saptanabilir. O kitabı okuyanlar hafta sonu biraraya gelip o kitabı
tartışabilirler. Tartışmanın ardından isteyeni o kitapla ilgili 1-2
sayfalık bir değerlendirme yazısı yazması konusunda teşvik
edebiliriz. Atölyeler ve Kitap Okuma Grupları için sözkonusu edilen
“bir araya gelme”, aynı ilde olanlar için parti binalarında, farklı
iller için ise internet teknolojileri kullanılarak sağlanabilir.
5) Kadın, Gençlik, Sendikal vb. MYK koordinasyon ve
bürolarıyla eşgüdüm sağlayarak bu alanlara ilişkin ortak eğitim
programları geliştirilmesi.
6) Büroyu oluşturacak üyeler konusunda: Bu büroda
çalışmasında yarar görülen üyeler saptanıp teklif yapılacak. İllere
ve kadın, gençlik, sendikal vb. alanlara dengeli bir dağılım
sağlanması gözetilecek. İnternet teknolojileri, eğitim, ders anlatma
konularında bilgili ve tecrübeli üyelerin büroda görev almaları
gözetilecek. Parti görevleri nedeniyle büroda yer alamayacak ama
tecrübeli arkadaşların danışmanlığından yararlanabilmek için büronun
internet iletişimine dahil edilmeleri sağlanacak. Ayrıca dileyen PM
üyelerinin büroda çalışmaları için açık çağrı yapılacak.
7) Büronun bir sonraki MYK’ya kadar oluşturulması,
Temmuz-Ağustos aylarında sürecek yaz kampı nedeniyle bu aylarda
hazırlıklarını tamamlayarak Eylül ayından başlayarak faaliyete
geçmesi öngörülmektedir.
EK 3:
MYK ULUSLARARASI
İLİŞKİLER BÜROSU Çalışma Programı
Geçmiş dönemlerde
uluslararası ilişkiler bürosunun faaliyetinin ana eksenini diğer
ülkelerdeki devrimci örgütlerle enternasyonalist ilişkiler
geliştirilmesi oluşturmuştu. Fakat bugüne kadar kalıcı ilişkiler
geliştirme noktasında bu hedefe pek ulaşılamamıştır. Bu anlamda, 4.
Olağan Kongrenin örgütlenme süreci, bu ilişkilerin geliştirilmesi
için bir zemin de sunmuştur. Esas olarak internet üzerinden
yürütülen görüşmeler sonucunda kongreye Kıbrıslı (AKEL ve YTP),
Filistinli konuklar katılmış; Lübnan, İspanya, Portekiz, Yeni
Zelanda, Arjantin, Pakistan gibi çeşitli ülkelerden devrimciler ise
dayanışma mesajları göndermiştir.
Buradan hareketle,
önümüzdeki dönem uluslararası ilişkiler bürosunun hedefi, bir kez
daha kalıcı ilişkiler tesis etmek olacaktır. Bu hedef doğrultusunda,
öncelikle kongremize mesaj gönderen kardeş devrimci örgütlerden
başlanacaktır. Kongre belgelerinin İngilizce’ye çevrilmesi ve bu
örgütlere gönderilmesi, bu doğrultuda atılması gereken ilk adımdır.
Buradaki sorunumuz, belgelerin çokluğu karşısında, çeviri
yapabilecek düzeyde İngilizce bilen kadrolarımızın azlığıdır.
Belgeler, çevrilir çevrilmez bu örgütlere gönderilecek ve üzerine
diyalog kurmak hedeflenecektir.
İkinci olarak,
kongremize Kıbrıs’ın güneyinden konuk olan AKEL temsilcisi, bizleri
de AKEL’in kongresine davet edeceklerini, kongreye ayrıca çeşitli
ülkelerden konuk delegelerin katılmasını planladıklarını ifade
etmiştir. Bizler de, genel başkanımızla birlikte bu kongreye
katılarak diğer kardeş örgütlerle tanışma fırsatı bulabileceğimize
inanıyoruz. Önümüzdeki dönemde, bu örnekte olduğu gibi yüz yüze
gelme, tanışma fırsatlarını yaratmak için de azami bir çaba içinde
olacağız.
Bilindiği gibi,
partimizin hedeflerinden biri dünya çapında yeni bir enternasyonalin
inşası için kolları sıvamaktır. Sermayenin uluslararası hale geldiği
21. yüzyılda, enternasyonalin anlamı da artmış, her zamankinden
yakıcı bir hal almıştır. Ancak mücadelenin düzeyinin ihtiyaç duyulan
bir enternasyonal örgütlenmesini ortaya çıkardığı söylenemez. Bu
durum karşısında, bizler de, nihai hedefimizi aklımızda tutmakla
beraber, önümüze mütevazı hedefler koyarak en azından bizler gibi
devrimci mücadele veren diğer örgütlerle bu şekilde diyalog
geliştirmeyi hedefliyoruz.
Uluslararası ilişkiler bürosu Ekin Bodur
koordinatörlüğünde, Afşin Umar, Melike Çakırer, Güleren Eren ve
Barışta Erdost’tan oluşturulmuştur. Özellikle de yabancı dil ve
tercihen İngilizce bilen arkadaşlarımızın katılımına açıktır.