SOSYALİST
DEMOKRASİ PARTİSİ
5. Parti Meclisi Kararları
14 Şubat 2010
SDP 5. Parti Meclisi, 14.02.2010 günü İstanbul’da toplandı. Toplantıya
Afşin Umar, Burcugül Çubuk, Dilay İnkaya, Döne Şahan, Ersin Önsel, Sema
Kılıç, Semra Uzunok, Sultan Seçik, Yadigar Salihoğlu, İlknur Tanrıverdi,
Çağlar Demiröz, Yeliz Ergün, Begüm Oğuz, Hüseyin Gür mazeretli olarak
katılmadı.
GÜNDEMLER:
1) Politik durum
2) Örgütsel durum ve yeniden yapılanma
3) Bilgilendirme, Büro faaliyetleri ve Yayın
4) 4.Konferans/Kongre sürecinin örgütlenmesi
5) Tekel direnişi ve SDP
6) DBH
7) Serbest
SDP 5. PM toplantımızı cezaevine gönderdiğimiz barış savunucularımıza
ithaf ediyoruz.
Parti Meclisimiz direnişteki Tekel işçileri ile dayanışma ve destek
amaçlı Türkiye’nin birçok ilinde direniş ve işgal eylemlilikleri
gerçekleştiren yoldaşlarımızı selamlar.
Genel Başkan Rıdvan Turan’ın politik ve örgütsel durum üzerine yaptığı
konuşmanın ardından Parti Meclisi belirtilen gündemler çerçevesinde şu
kararları almıştır:
KARARLAR:
1) PM’de yapılan değerlendirmeler ışığında politik durum metni karar
altına alınmıştır. (EK 1.)
2) Örgütlenme Bürosu koordinatörünün Yeniden Yapılanma üzerine sunumunda
yeniden yapılanma perspektifi çerçevesinin örgütlü olduğumuz tüm illerde
hayata geçmiş olduğu belirtildi. Bu çerçevede partimizin hızla bir
reorganizasyon içerisine girdiğinin altı çizildi. Gazete tirajının ve
dağıtımının artırıldığı, partinin hem gençlik kesiminde, hem de
mahallerde örgütlülüğünü artırmaya başladığı, organların daha işlevli
hale geldiği vurgulandı. Bu yeniden yapılanma perspektifi ile yakalamış
olduğumuz büyümenin hızını kesmeden devam etmesinin önemine vurgu
yapılarak, somut örgütsel durumumuzu içeren bir rapor sunumu örgütlenme
koordinatörü Ulaş Bayraktaroğlu tarafından yapıldı.
3) Toplumsal Özgürlük Platformu ile MYK’nın devam ettirdiği birlik
görüşmelerinin bilgisi verildi. PM’de yapılan değerlendirmelerin
ardından, TÖP ile birlik görüşmelerini devam ettirmek üzere MYK’ya yetki
verildi. Bu konuda sunulan önerge oy birliği ile kabul edildi. (EK 2.)
4) 8 Mart faaliyet bilgisi verildi ve 8 Mart sloganın üzerinde bazı
değişikliklerin yapılabileceği fakat ana hatları ile “emeğimiz için,
barış için, kurtuluşumuz için, kadınlar örgütlü mücadeleye” olacağı
deklare edildi. Bu konu çerçevesinde ayrıca gazetenin sitesinde ve
gazeteye yazılan yazılarda eril dil kullanımına dikkat edilmesine dair
uyarı yapıldı ve tüm erkek yoldaşlara bu konuda daha dikkatli davranma
çağrısı yapıldı. 8 Mart örgütlenme süreci ile parti ve gençlik
faaliyetlerinin çakışmaması noktasında uyarı yapılarak, kadınların
öncelikli örgütlenme alanlarının 8 Mart örgütlenmesi olduğu
vurgulanarak, bu konuda tüm parti örgütlerinin gerekli sorumluluğu
göstermesi çağrısında bulunuldu.
5) Büro değerlendirmeleri yapıldı. Sendikal büronun sunumu ektedir. (EK
3.)
6) Program ve Tüzük komisyonunun bilgisi verildi. Sunumu ektedir. (EK
4.)
7) Yayın gündeminde, Sosyalist Demokrasi gazetesinin ve web sitesinin
durumu üzerine görüşüldü. Yayın Kurulunun sunumu ektedir. (EK 5.)
8) SDP 4. Konferansının 29 Mayıs 2010 Cumartesi günü, SDP 4. Olağan
Büyük Kongresinin 30 Mayıs 2010 Pazar günü Ankara’da toplanmasına karar
verildi. Bu çerçevede kongrenin önemi ve yeniden yapılanma sürecinin en
somut göstergesi olarak nitelendirdiğimiz kongrenin anlamı üzerine ilk
sözü Genel Başkan Rıdvan Turan aldı. PM’de parti kongre ve konferansını
güçlü bir biçimde yapma konusunda tüm yerel örgütlerimizin üzerine düşen
sorumluluğu yerine getirmesi ve tüm güçleriyle kongre ve konferansa
hazırlanmalarının önemi vurgulandı. Yerel kongrelerin de aynı coşku ve
katılımla gerçekleşmesi gerekliliği belirtildi. Kongre ve konferans
sürecini örgütlemek üzere
Hüseyin Taka, İsmail Şengül, Yeşim Ergün, Volkan Köse, Çağdaş Demirel,
Ulaş Bayraktaroğlu, Günay Kubilay, Ekin Bodur, Güleren Eren’den oluşan
bir Konferans/Kongre
Hazırlık Komitesi
belirlendi. İl ve ilçe kongreleri takvimi ile konferans sürecine ilişkin
öteki belirlenimlerin yapılabilmesi için il örgütleri üye listelerini en
kısa sürede Komiteye iletmelidir.
9) Devam etmekte olan Tekel direnişi değerlendirildi ve 20 Şubattaki
eyleme olabildiğince güçlü katılma kararı alındı. Aynı zamanda bu
sürecin örgütlenmesi için “Şimdi değilse ne zaman” başlıklı Tekel
direnişinin önemini anlatan ve özellikle 20 Şubat eylemine katılmaya
çağıran bir bildiri kaleme alınmasına karar verildi.
10) DBH ile ilgili olarak, DBH Yürütmesi’nde SDP temsilcisi olan Günay
Kubilay’ın sunumunun ardından DBH’nin yürüttüğü “Demokratik Çözüm
Demokratik Türkiye” kampanyası ve illerde yürütülen DBH faaliyetleri
değerlendirildi. 21 Şubat’ta Ankara’da yapılacak DBH konferansının önemi
vurgulanarak güçlü bir katılım kararı alındı. DBH üzerinden devam eden
tartışmaların bir noktaya ulaştığı bundan sonra DBH faaliyetini daha
organize yürütmenin önemine değinildi. 13-14 Martta toplanacak olan
Türkiye Meclisinde DBH mevcut rasyonelleri ile bundan sonraki yol
haritası belirleyeceği bilgisi verildi ve bu meclise MYK olarak güçlü
bir katılım kararı alındı.
11) Serbest gündem çerçevesinde kesin hesap cetvelleri ve 13. MYK’da
karar altına alınan arşiv faaliyeti üzerine görüşüldü. Kesin hesap
cetvellerini getiren il olmadığı vurgulanarak en kısa süre içerisinde
kesin hesap cetvellerinin MYK’ya ulaştırılması uyarısı yapıldı. Ayrıca
partinin saymanları ile merkezi bir eğitim toplantısı organize edilmesi
kararı alındı. Bu konuda Yeşim görevlendirildi.
12) Arşiv oluşturma faaliyeti ile ilgili yerellerden bir sorumlu
belirlendi.
Yeşim Ergün
Ekin Bodur
MYK üyesi
MYK üyesi
EK 1:
5. PM’ye sunulan politik değerlendirme metni:
Myk’mız PM toplantımızı önceki toplantımızda olduğu gibi yine cezaevine
gönderdiğimiz barış savunucularımıza ithaf etmeyi öneriyor. Bu çerçevede
cezaevine mektup atma eylemlerinin devamını temenni ediyor.
Değerli arkadaşlar
MYK’mız geçirdiğimiz 2 aylık süreçte, İran, Ortadoğu ve Afganistan’daki
işgali, Haiti’deki büyük depremin ardından yaşanan gelişmeleri ve
Yunanistan’ın içine girdiği derin iktisadi krizi önemli dış politik
gelişmeler olarak görüyor.
Diğer yandan Kürt sorunu ve açılım politikaları, genelkurmayın ardı
ardına yaptığı sert açıklamalar, asker hükümet ilişkileri, anayasa
tartışmaları, katsayı hakkındaki Danıştay kararları ve Tekel direnişini
bu sürece istikamet veren temel iç politik olaylar olarak
değerlendirmektedir.
Değerli arkadaşlar
Hükümet, geçen yılın başında 2009 yılı itibarıyla yapmayı planladığı
açılımlardan söz etmişti. Türkiye’nin kronik hal almış sorunlarını
çözeceğini iddia eden hükümet, kendi deyimiyle onu 1. lige çıkaracaktı.
Yıl bitti. Hiçbir konuda somut başarı sağlanabilmiş değil. Kürt, Ermeni,
Kıbrıs, Alevi, Roman vb. açılımları bir saçılıma dönüştü ve
başarısızlığa uğradı. Ermeni açılımı Karabağ’a takılıp kaldı, Kıbrıs
açılımında ileriye dönük bir adım atılamadı, Alevi açılımı garip
çalıştaylar toplamaktan ileri gidemedi ve son olarak da Roman açılımı
Selendi’deki Romanların derdest edilip ilçeden kovulmasıyla trajik
biçimde sona erdi.
2010 yılına Türkiye bir açılımlar çöplüğü halinde girmiş oldu. Başlanan
işler yarım kalmış halde. Ekonomik alanda da durum iç açıcı değil. Teğet
geçtiği söylenen kriz ekonomiyi yüzde 6 civarında küçültmüş ve
milyonlarca insanı işinden etmiş durumda. Tekel işçilerinin ve itfaiye
işçilerinin direnişleri krize karşı işçi sınıfı mücadelesinin işaret
fişeği haline geldi. Önümüzdeki süreç benzer direnişlerin artacağına
işaret ediyor. Seçimlere 1-1,5 yılın kaldığı düşünüldüğünde ekonomik
kötü gidişata ek olarak Kürt sorunu başta olmak üzere temel
demokratik sorunların çözümü yönünde adım atılamamış olması muhalefet
karşısında AKP’nin zor durumda kalacağını kanıtlar gibi görünüyor. Bu
durum seçimlerin erkene alınma ihtimalini azaltsa da ülke yine de seçim
sath-ı mailine girmiş durumda. Bundan sonra tartışılan her mesele,
atılan her politik adım seçim prizmasından kırılarak yansıyacak.
Değerli arkadaşlar
Kuşkusuz ülkenin en derin ve en kronik sorunu olması nedeniyle Kürt
sorununun bu süreç içinde alacağı hal AKP’nin durumunu temelli
etkileyecek unsurların başında geliyor.
Hatırlayalım, AKP’nin Kürt sorununda açılıma yönelmesi kendi iradesiyle
şekillenmiş olmaktan çok zorunlu bir tercih olarak gündeme gelmişti.
‘Terörün belini kırıyoruz’, ‘Kandil BBG evine döndü’ söylemleriyle
beraber yapılan son sınır ötesi harekâtın bir fiyaskoya dönüşmesi ve her
türlü engellemeye karşın 29 Mart yerel seçimlerinde DTP’nin elde ettiği
başarı bir iç dinamik olarak Kürt sorununun çözülmesini dayatmıştı.
ABD’nin bölgedeki yeni “çatışmayı önleme planları” da bir dış dinamik
olarak sorunun çözümünü dayatmıştı. Böylesi koşullarda başlatılan açılım
süreci, başbakanın tüm afili laf ve sözlerine karşın başarısızlığa
uğradı.
AKP açılım ihtiyacını isabetli tespit etmiş olsa da bunu nasıl, hangi
yol ve yöntemle ve kimlerle yapacağı konusunda son derece ehliyetsiz
çıktı. Ne yapacağını nasıl yapacağını bilmeyen birçok kadro ortada
dolaşırken hamasetin dışında bir şey yapmış olmadı.
Hükümetin en temel hatası, Kürt sorununun çözümünü, Kürtlerden bağışık
olarak ele alması ve Kürtsüz çözmeye çalışmasıydı. Washington, Ankara,
Erbil ve Bağdat arasında kurulan yanlış hesap Bağdat’tan döndü ve bu
sorun çözme biçiminin yeni sorunlar oluşturmaktan başkaca bir işe
yaramayacağını tüm kamuoyu gördü.
Hükümet Kürt sorununu yalnızca Kürtsüz çözmeye çalışmakla hata yapmış
olmadı, aynı zamanda bir ikinci hata olarak da Kürtlerin örgütlü
güçlerini hedef alarak asimilasyoncu bir çözümden yana olduğunu
ispatladı. Bir anlamda hükümet Kürt halkının örgütlü yapılarına “sizi
ancak operasyonlar vasıtasıyla muhatap alacağım” demiş oldu.
1. dalga 2. dalga KCK operasyonları, DTP çalışanlarının tutuklanması,
belediye başkanlarının tutuklanması ve DTP’nin kapatılması, bu
örgütsüzleştirerek teslim alma operasyonunun en önemli kanıtıydı.
Hükümet yalakası bazı kalemler bu operasyonun açılımın önündeki
engellerin kaldırılması amacıyla yapıldığını anlatarak, açıkça KCK’yı
süreci engelleyen bir dinamik olarak ilan etmiş oldu. Oysa, bu bir sorun
çözme değil, bir sorun çıkarma biçimiydi. Ve eğer siyasal bir çözüm
isteniyorsa, silahlı olanların silahları bırakarak sivil siyasetin
içinde yer almaya başlaması için güven telkin eden, ikna edici adımlar
atmalıydı. Bu adımların başında pek çok şey gelebilirse de sivil-legal
örgütlenmelere saldırmak gelmiyordu.
Açılım sürecine iki resim damgasını vurdu. Gelecekte de AKP’nin açılım
politikaları bu iki resimle sembolleştirilecek. Bu resimlerden birisi
Silopi’den gelen barış grubunu 1 milyon insanın karşılamasının resmidir.
Bu resim coşkunun ve bir halkın barışa ve eşitliğe olan özleminin
resmiydi. Bu resim açılımın öznesinin, muhatabının resmiydi. Hükümet bu
olanağı değerlendiremedi, bu görüntüyü diğer şoven ve milliyetçi
güçlerle birlikte, “kabul edilemez” olarak ilan ederken, aynı zamanda
kendi bindiği dalı da yavaş yavaş kesmekteydi. Oysa bu resim gerçekten
barış sürecinin manivelası olarak değerlendirilebilirdi. Olmadı. Bu
resmin arkasında durmaya cesaret edemeyen hükümet, İzmir’deki linç
girişimine ve daha sonra daha başka yerlerde olan linç girişimlerine taş
toplamaktaydı. O andan itibaren hükümet bu konudaki inisiyatifi CHP, MHP
ve diğer faşist güçlere devretti. Baykal’ın, “süreç sona erdi” derken
yüzündeki alaycı tebessümün nedeni tam da bu hesapsızlıktı.
Diğer resim ise 2. dalga KCK operasyonundan sonra gözaltına alınmış,
belediye başkanları, parti yöneticileri ve çalışanlarının yanlarında
birer polisle beraber tek sıra çekilmiş görüntüleriydi. İşte bu resim
bir anlamda açılım sürecinin sona erdiğinin bir kanıtı olarak tarihe
kazındı. Hükümete göre açılım devam ediyor olsa da barış ve demokrasi
güçlerinin, Kürt halkının açılımdan anladığı asla ve asla bu değildi. Bu
anlamda bu süreç tek taraflı olsa da sona ermiş oldu.
Değerli arkadaşlar
Bundan sonra ne olacak? Hükümet açılımcı politikalarına devam edecek.
Kürt açılımı da başka merhalelere sıçrayacak, başka keskin viraj ve
dönemeçlerden geçecek. Fakat görünen o ki Kürt halkının ve demokrasi
güçlerinin talebi olan eşit ve adil bir barış talebi kısa vadede
gerçekleşmeyecek. Bu süreç kendi içinde çelişkili, inişli çıkışlı bir
biçimde devam edecek. Bu hafta meclise inecek olan açılıma ilişkin
tasarılar hükümet cephesinde yeni bir şeylerin olmadığını kanıtlıyor.
2009 yılı AKP ve asker arasındaki ilişkiler açısından da önemli bir yıl
olarak geçti. 367 krizi ve Gül’ün cumhurbaşkanlığına ilişkin askerin
yayınladığı 27 Nisan muhtırasından bu yana aradaki inişli çıkışlı, yer
yer uzlaşmalı yer yer gergin olan süreçte, özelikle geçtiğimiz yıl
içinde AKP oldukça önemli mevziler kazandı. Bu zamana kadar tartışmasız
öneme ve değere sahip olan asker bugün hemen tüm icraatlarıyla tartışma
gündeminde yer alıyor. Genelkurmayın devlet sırlarının ve daha başka
sırlarının saklandığı kozmik odasına sivil savcı ve hakimlerin
girebilmiş olması dünle kıyaslanmayacak düzeyde bir “sivilleşme” emaresi
olarak ele alınabilir. Ama bu sürecin kendiliğinden bir demokratik
sürecin önünü açacağı bir yanılgıdan öte geçemiyor.
Değerli arkadaşlar
Emasya protokolü kaldırıldı da ne oldu? Bu protokolün iptali demokratik
açıdan önem taşıyan bir şey olabilir. Erdoğan'ın iptal edeceğiz
demesinden yalnızca bir iki gün sonra iptal edilmiş olması da bazı
çevrelerde Erdoğan’ın politik karizmasını yükselteceği beklenebilir.
Hatta kimi çevreler açısından “can çekişmekte olan” askeri vesayete bir
öldürücü darbe olarak da nitelenebilir. Fakat kazın ayağı öyle değildir.
Türkiye'de bir protokol olmadan da bazı işleri halletmek her zaman
mümkündür. Askeri vesayete öldürücü bir darbe vurulmak isteniyorsa
sonuçla uğraşmak yerine, sebeple uğraşmak yeğlenmelidir. “Milli güvenlik
siyaset belgesi” yerli yerinde durmaktadır. Bu belge gizli olma
özelliğini sürdürmektedir ve aynı zamanda MGSB, Emasya protokolünün ve
olasılıkla daha başka ve bilmediğimiz protokollerin de ilham kaynağıdır.
Bu nedenle MGSB’nin içeriği açıklanmalı ve belge iptal edilmelidir.
Peki o zaman sorun çözülmüş olacak mıdır? Hayır ama daha ileri bir
adımın atılmış olacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Ancak dedik ya
sebeple uğraşmak gerekir diye, sebeple uğraşılacaksa evvele yapılması
gereken şey MGSB gibi belgelere olanak veren 12 Eylül anayasasının
ortadan kaldırılması ve yerine demokratik bir anayasanın yapılmasıdır.
İşte o zaman askeri vesayete ciddi denebilecek bir darbe vurulabilir.
AKP sayesinde semirmiş ve güçlenmiş (tersi de doğru) olan Anadolu
sermayesinin ekonomik hiyerarşik sistem içinde daha yukarı basamaklara
tırmanma kavgasının yarattığı sermaye içi çelişkilerin keskinleşmesi
süreci, politik plana başka dinamiklerin prizmasından da kırılarak,
kısmen AKP’de temsil olunan yeni bürokratik elit ile devletin sahibi
olduğunu düşünen geleneksel askeri ve sivil bürokratik elit arasındaki
çelişki olarak yansıdı. Uzlaşmaz olmamakla birlikte oldukça ciddi
krizler yaratmakta olan önemli bir egemen sınıflar fay hattı bu biçimde
oluştu.
Bu sınıflar ve temsilcileri olan politik yapılar arasında epey şiddetli
bir çatışma sürgit devam ediyor. Egemen sınıflar içinde bir tarafı AKP
olan bir tarafı geleneksel askeri ve bürokratik elit olan kesimler
arasında devlet ayrıcalıklarından daha fazla yararlanma münakaşası
sürüyor. Bu münakaşa yeni bir sistem yaratma amacıyla değil, devletin
köşe başlarını daha fazla tutmuş olmak ve devlet ayrıcalıklarından ve
olanaklarından daha fazla yararlanmak için sürdürülüyor. AKP’nin temsil
ettiği kesimler devlet olanaklarını kaybetmemek ve daha fazla ayrıcalık
elde etmek istiyor. TSK ve CHP’nin daha fazla temsil ettiği askeri ve
bürokratik kesim ise geleneksel ayrıcalıklarını kaybetmek istemiyor.
Bu çatışma pek çok yol, yöntem ve argümanla sürdürülüyor. İki kesimin
hayat felsefeleri de, yaşam tarzları da, savundukları ideolojileri de
çatışma alanının içinde yer alıyor ve farklı biçimlerde savaşa dahil
oluyorlar. Uluslararası konjonktür bu savaşın bu biçimiyle sürmesine
olanak sağlayacak biçimde gelişiyor.
Mahkemelerin türban kararlarından, cumhurbaşkanının rektörlük
atamalarına kadar, Poyrazköy’deki “boru” lav silahlarına kadar, Oruç
Reis açıklamasına kadar, Koç müzesindeki bombalara kadar ve en son
genelkurmayın kalbindeki arama taramaya kadar yaşananlar bu çerçeveden
bakıldığında anlam kazanıyor.
AKP hegemonyasını tesis etmeye çalışırken doğal olarak hakim statükoyla
savaşmak durumunda kalıyor. Bu çelişki nesnel olarak demokratik bazı
sonuçların çıkmasına olanak sağlıyor. Ancak AKP hiç zaman kaybetmeksizin
kendi oluşturduğu statükoyu güçlendirmeye ve oturtmaya çalışıyor. Hızla
kadrolaşıyor, içinde örgütlendiği polisle ciddi operasyonlar düzenliyor.
Polis örgütüne ordunun sahip olduğu türden ağır silahlara sahip olma
yetkisi veriyor. Kendi egemenliğini tahkim etmeye çalışıyor.
Bu çatışmanın askerin siyaset üzerindeki vesayetini geriletmekte
olduğunu ve 2009 yılında AKP’nin bu konuda oldukça atak davrandığını
tespit etmek gerekli. Ancak askeri vesayetin, militarizmin mutlak
gerilemesine ilişkin bir iddiada bulunmak mümkün değil. Askerin düne
göre bugün konumu farklı olsa da bu farklılığın henüz anayasal ya da
yasal bir karşılığı yok. Anayasa hâlâ asker anayasası, siyasi partiler
yasası aynen yerinde duruyor. Egemenler mevkiinde süren bu çatışma
demokratik bazı olanakları doğuruyor olsa da sürecin başından bu yana,
alt sınıflar için bir demokrasi ve özgürlükler nizamının doğmasını
beklemek saflık oluyor. Geleneksel askeri ve sivil bürokrasi ile AKP
arasında süren kavgada, geleneksel olanın boşalttığı alan, yeni olanca
dolduruluyor. Bu durum içinde nispi bir demokratikleşme olanağı
taşımakla beraber, alt sınıfların bu kavgaya politik bir güç olarak
dahil olmadığı koşullarda buradan gerçek bir demokrasinin doğma olanağı
yoktur. Bu çatışmalı ortamda bazı demokratik kazanımların elde edilmiş
olması, bu kavgaya ezilenler cephesinden katılan güçlü bir Kürt özgürlük
hareketi gerçeğinin olmasından kaynaklanmaktadır. Ezilenlerin birleşik
cephesinin oluşturulması noktasında 2009 yılı pek başarılı geçmemiş olsa
da 2010 yılı önemli olanaklar taşımaktadır.
Değerli arkadaşlar
Tekel direnişinde önemli bir noktaya gelindi. Hükümetle sendikalar
arasındaki görüşmelerden uzlaşma çıkmadı. Buna karşılık işçiler yeniden
açlık grevine başlarken, 4 Şubat’ta yapılması planlanan uyarı grevi de
gündemleri işgal etmeye başladı. Bu güne kadar işçilerin sürdürdükleri
mücadelenin çok önemli kazanımları olsa da bu, sonucun mutlak başarılı
olacağı anlamına gelmiyor. Direniş yolu bundan böyle hiç olmadığı kadar
çok mayınla döşeli olacak. Devletin ajanı, polisi bir kısım sarı
sendikacı ile birlikte direnişin sonlandırılması için çoktan canı
gönülden çalışmaya başladı. Tekel işçisi sürdürdüğü militan direniş
hattı ile devlete olduğu kadar sendikal bürokrasiye de önemli mesajlar
iletmiş durumda. Bütün cılızlığı ve parçalanmışlığına karşın sosyalist
grupların işçilerle sürdürdüğü dayanışmacı ilişkinin de son derece
önemli olduğu açık. Direnişin hemen bütün sloganlarının bizim
kullandığımız sloganlar olması durum hakkında zaten yeterli ipucu
veriyor.
Bir diğer yandan, Tekel direnişinin farklı yerellerden gelen işçilerce
oluşturulmuş olan kozmopolit yapısı direnişin bir diğer önemli yanı.
Trabzon’dan gelen işçi ile Bitlis’ten gelen işçinin ortak bir amaç
doğrultusunda omuz omuza burjuvazinin hükümetine karşı takındıkları
tutum gerçekten son derece önemli. Egemenlerin yıllardan bu yana
şovenist söylemlerle kışkırttıkları Türk işçinin yanı başında aynı
sorunla malul olan Kürt işçiyi görmesinden daha sağlam bir
enternasyonalist eğitim herhalde olamaz. Kürtlerin terörist olduğuna ait
egemen sınıf mitosu, Tekel direnişindeki anlamlı yan yana gelişle
birlikte darmadağın olmuş durumda. Oklar artık sınıf kardeşlerine değil
ortaklaşa bir biçimde hükümete yani burjuvaziye dönmüş durumda.
Direnişin belki en orijinal, en önemli ve burjuvaziyi en fazla korkutan
yanı da bu.
Sınıf mücadelesinin bütünlüklü bir süreç olduğuna ilişkin sahip
olduğumuz politik tespitleri, Tekel direnişi sayesinde geliştirdiğimiz
pratik eylemlerle sınama olanakları elde ettik. Kürt ulusal mücadelesi
ile işçi sınıfı mücadelesi arasındaki, bizim için kısmen varsayımsal
olan diyalektik ilişkiyi, pratiğimizle hayata geçirmek için adımlar
attık. Tekel direnişi nedeniyle yaptığımız dayanışma eylemlerindeki
ajitasyon ve propagandamızı “işçi sınıfının birliği ve hakların
kardeşliği” ekseninde antişovenist birleşik bir işçi sınıfı mücadelesi
perspektifiyle ele aldık. Bu yaklaşımın işçilerden azımsanmaz bir destek
gördüğüne tanık olduk. Bu yaptıklarımızı daha önce yapmamış olmamızı da
geçmiş dönemin bakiye defterine bir eksi hesap olarak kaydettik.
SDP içinde Kürt meselesi mi sınıf meselesi mi diye tuhaf bir tartışma,
geçtiğimiz zaman diliminde bir kısım eski arkadaşlarımızca yapıldı. Bu
eklektik ve sonuçsuz tartışmayı bugün hem düşünsel açıdan hem de pratik
açıdan geride bıraktık. Tekel direnişi düşünsel olarak geride bırakmış
olduğumuz anlayışın pratik olarak da geride kaldığını kanıtlayacak
deneyler yapmamıza olanak sağladı.
Kürt sorununun çözümü ile işçi sınıfı iktidarı arasındaki diyalektik
ilişkiyi göremeyenler ne yazık ki bu iki meseleyi birbirinin karşısına
koyarak tartışıyorlar. Oradan da kalkarak, SDP’nin Kürt meselesine
ilişkin politik hattının değiştiğine ait fetvalar veriyorlar. Değişen
bir şey elbette vardır. Ancak değişen SDP’nin Kürt sorunundaki politik
çizgisi değildir. SDP’nin kuruluşundan bu yana var olan politik
çizgisinin gerektirdikleri tam anlamıyla yapılmaya çalışılmaktadır.
Değişen bir şey varsa o da geçmişte olmayan bu yaklaşımdır. Dün yalnızca
söylenmek ve yazılmakla yetinilen, bugün yapılmak istenmektedir.
SDP Türkiye devriminin organik bir parçasıdır. Amacı işçi sınıfının
egemen bir sınıf olarak örgütlenmesi yani sosyalizmdir. Peki, bu ülkede
bu denli derin sınıfsal çelişkiler yaşandığı halde neden işçi sınıfının
ağırlıklı kesimi sınıf bilince sahip değildir. Neden sosyalist yapıların
ağırlıklı olarak dayandıkları taban işçi değildir. Çünkü, işçi sınıfını
bir müfreze olarak oligarşinin karşısına dikecek olan temel çelişkiler,
şovenizm tarafından üretilen kalın ve boğucu bir sis perdesiyle
örtülmüştür. Milliyetçilik edebiyatı işçilerin yaşadığı sınıfsal
çelişkiyi gözden ırak tutmaktadır. Asgari ücretle yaşamaya çalışan 5
nüfuslu Türk bir ailenin işçi olan reisi, kendisini ezen patrondan ve
devletten yakınmakta, ama söz konusu olan bir diğer ezilenin, bir Kürdün
hakları olduğunda bir anda mazlum gömleğini çıkarıp askeri üniformasını
giyerek devletinin yanında yerini mağrur bir biçimde alabilmektedir.
Oysa her ikisini de ezen, insan yerine koymayan aynı devlettir.
Ezilenler cephesinin iki neferinin ortak düşmana karşı aynı cephede ve
birlikte vermeleri gereken mücadele daha başlamadan devletin ürettiği
milliyetçilik duyguları tarafından yerinde yok edilmektedir. Şovenizmle
beslenmiş ortalama bir Türk işçi, televizyonda dillerini özgürce
konuşmak için mücadele veren Kürtlere karşı öfke ve kin duymaktadır ama
kendisi ile aynı işi yapan Kürt işçiden de pek hazetmemekte, en azından
kendisiyle eşit olduğunu düşünmemektedir. Durumun vehametinin daha net
anlaşılması için söylüyorum: Kürdün ezildiğini kabul eden sol kültüre
sahip bir işçi bile, Kürde karşı kendi devletiyle bir dereceye kadar
işbirliği içinde olduğunu kabul etmez. Peki bu sorun nasıl çözülebilir?
Ulusalcı solcular, devletin ürettiği şovenizmden pek muzdarip
değillerdir. Şovenizm sınıfı bölüyormuş, onları pek ilgilendirmez. Hatta
işçi örgütlerken Kürt meselesini hemen hemen hiç bahis konusu yapmazlar,
yapsalar da Kürtlerin verdikleri mücadeleye olumsuz anlamlar yükleyerek
yaparlar. İşçi sınıfının ekonomik hakları temelinde bir ajitasyona sıkı
sıkı sarılır ve ne kadar vahşice sömürüldüklerini anlatırken, ezilen
Kürdün yaşadıklarını anlatma gereği duymazlar. Çünkü Kürtlerden
bahsederlerse verili durumda işçileri örgütleyemeyeceklerini bilirler.
Burjuvazinin iktidarını yıkma eylemine, burjuvazinin mamulatı şovenizmin
önünde secde ederek başlarlar. Bir gün devrim yaptıklarında Kürtlere de
“üç beş hak” verip Kürt sorununu çözeceklerini düşünürler. Kürtlerin
eşitlenme talebini görmeyen bu ulusalcı sol anlayışların, eşitlik
temelinde bir sistem kurması olanaksızdır. Kürtleri onların devrimini
beklemeye teorik düzeyde olsa da mecbur kılmak en aşağılık ezen ulus
şovenizminden başka bir şey değildir. Son noktada da enternasyonalizm
okulundan mezun olmamış bir işçi sınıfının yapacağı devrimden bir şey
çıkmayacağı ve Kürtlerin o sistemde de demokrasi mücadelelerini devam
ettirecekleri beklenmelidir.
SDP’nin politika değiştirdiğini düşünenler bu çerçeve üzerine
anlattıklarımızı iyi dinlemeli, yaptıklarımızı da iyi izlemelidirler.
Peki SDP meseleyi nasıl koymaktadır? SDP işçi sınıfının egemen bir sınıf
olarak örgütlenmesi için mücadele etmektedir. Ancak verili koşullarda
işçi sınıfını bölen ve Kürt olmayan işçileri Kürtlere düşman eden şoven
yaklaşımlarla hesaplaşmanın gerekliliğini görmeden, hayali bir işçi
örgütlenmesi yapmanın siyasal anlamının olmadığını düşünmektedir. Bize
göre demokratik bir hak olarak Kürt halkının eşitlenme talebine aldırış
etmeyen ve kendi sorunu olarak görmeyen bir işçi sınıfının demokratik
bir sistem kurma olanağı yoktur. SDP mızrağın sivri ucunu militarizme ve
şovenizme bu nedenle çevirmektedir.
Bizi işçicilik yapmakla ve Kürt meselesindeki politik hattan sapmakla
eleştirenlerle bu noktada köklü bir ayrılığa sahibiz. Onlar militarizm
ve şovenizm yenilene kadar hep bu meselelerle ilgilenmek gereklidir der
ve buradan hareketle kendileri gibi tutum almayanları işçicilikle,
giderek sosyal şovenist olmakla eleştirirler. Ama işçi sınıfı ve ittifak
güçlerinden oluşan en geniş emekçi kitleler şovenizme ve militarizme
karşı mücadele etmezse, bu söylenenlerin batıda nasıl
gerçekleştirileceğini yanıtsız bir soru olarak bırakırlar.
SDP'liler bugün işçileri örgütlemek, partinin üye profilini
işçileştirmek için çaba sarfediyor. Ancak işçi örgütlemeyi birilerinin
anladığı gibi, Kürt halkının haklı mücadelesi ve eşitlenme talebini pas
geçerek yapmıyor, parti böyle bir perspektife başından beri sahip
olmadı. SDP’li militanların işçi sınıfına taşıdığı bilinç, Kürt halkının
demokrasi mücadelesinden bağışık değildir, onunla iç içedir. Bir SDP'li,
herhangi bir işçi ile temas ettiğinde ona emek ve sermaye çelişkisinden
başka çelişkinin olmadığı hayali bir ülke anlatmaz. Verili durumda
işçilere, emek sermaye çelişkisi ile birlikte, bu çelişkiyi açık seçik
görmesinin önündeki en büyük engel olan, Kürt sorununda çözümsüzlükten
kaynak alan şovenizmi ve militarizmi anlatır. Onlarla mücadele edilmeden
ve dahası onlar yenilgiye uğratılmadan işçi sınıfının nihai başarıya
ulaşamayacağını anlatır. Bu nedenle Kürt meselesini başkalarının değil,
kendi meselesi olarak görmesi gerektiğini anlatır. Kürt ve Türk işçinin
işçi sınıfı müfrezesinin eşit üyeleri olduğunu bu nedenle devletin
bölücülüğüne karşı sınıfın birliğinin sağlanmasının önemini anlatır.
Dahası verili durumda devrim yolundaki engellerin Kürt ve Türk halkının
mücadele birliği ile aşılacağını söyler. Yani SDP’ye üye yapılan işçi
ancak şovenizmle o ya da bu düzeyde hesaplaşarak parti üyesi olabilir.
Bu tüzüksel gereklilik nedeniyle değil, programatik gereklilik nedeniyle
böyledir. Evet böyle bir çalışma kabul etmek gerekir ki zordur. Tüm
hayatı şovenist propagandanın altında geçen bir insanı şovenizmden
arındırmak ve “ulussuz” hale getirmek kolay değildir. Ama devrim denen
şey de zaten bu gibi nedenlerle zordur.
Değerli arkadaşlar
Stratejik hedefimiz örgütlenme ve kadrolaşmadır
Partimiz geçen aylarda ilan ettiği yeniden yapılanma sürecinin ara
sonuçlarını derlemeye başlamıştır. Bugün yeterli olmamakla birlikte
örgütsel durumumuzda bir iyileşme ve düzeltmeden bahsetmek olanaklı
görünmektedir.
Partimiz giderek daha görünür olmakta, mücadelenin ön saflarında yerini
sağlamlaştırmaktadır.
Yayın, sınıf örgütlenmeleri, gençlik vb alanlarda önemli gelişmeler
olmaktadır.
Bugün daha önce olmadığımız bazı yerellerde örgütlenmekte, parti örgütü
kurma noktasına ulaşmaktayız. Gençlik hareketimiz gelişmekte ve
yaygınlaşmaktadır. Gençliğin kadrolaşması için yapılan çalışmalar devam
etmekte ve olumlu sonuçlar almaktayız. Partimizin politik temsili
güçlenmektedir.
Önümüzdeki 1 Mayıs’a kadar olan süre ve 1 Mayıs’tan sonraki genel
kongremiz çok önem taşımaktadır. Bu zaman dilimi planlı programlı ve
hedefli bir çalışma ile geçirilmeli ve örgütsel potansiyelimiz bir üst
aşamaya sıçratılabilmelidir.
Son aylarda SDP’liler kendi yerellerinde militan mücadelede kendinden
söz ettiren bir görüntü vermektedirler.
Partimiz gündelik politikaya daha etkin müdahale etmeye başlamıştır. Bu
durum partimizin örgütsel ve politik planda gelişimini artırmaktadır.
Diğer yandan partimize yönelik devlet baskıları artmakta, yayınlarımız
toplatılmakta ve kapatılmakta, üyelerimiz tutuklanmakta ve davalar
açılmaktadır. Tüm arkadaşlarımız bu konuya dikkat etmelidirler.
Partimiz yeniden yapılanma sürecini şu biçimde ele almaktadır:
1. Stratejik hedef: örgütlenme ve kadrolaşma.
2. Araç: partinin örgütsel yeniden yapılanması.
3. Yöntem: merkezin yeniden yapılanması -merkez yerel ilişkisinin
yeniden yapılanması- yerellerin yeniden yapılanması (merkezi ve yerel
düzeyde yönetim organlarının düzenlenmesi, siyasete günlük müdahale
edilmesi).
4. Çalışma tarzı: çalıştığımız her alanda, somut, ölçülebilir,
hedefi, süresi belli, örgütlü çalışma
EK 2:
5. PM’de
oybirliği ile kabul edilen önerge:
Partimiz Sosyalist Demokrasi Partisi’nin “Birlik ve
Yeniden Yapılanma” hakkındaki görüşleri gereğince, öteden beri
savunageldiği ve partimize rengini veren sosyalistlerin birliği tezi
hepimizin malumudur.
Bu politik yaklaşımımıza uygun olarak partimiz en
sorunlu zamanlarında dahi bir arayış içerisinde olmuştur.
Bugün PM’de verdiğimiz sözlü rapor gereğince
sosyalistlerin birliğini sağlamaya yönelik çalışmaları beraber yapmaya
en yakın siyasi yapı olarak Toplumsal Özgürlük Platformu görülmektedir.
Bu çerçevede SDP PM, MYK’yı, bugün birliğe yönelik
en reel seçenek olması nedeniyle TÖP ile
1.
Merkezi ve
yerel düzeyde güç ve eylem birlikleri ve ortak siyasi faaliyet planlamak
2.
Nihayetinde bu çalışmaları iki yapının birliğine götürmek için
çalışmalar yapmak üzerine görevlendirir.
EK 3:
Sendikal Büro Raporu
27 Ocak tarihinde, sendikal büro Ankara’da aşağıdaki
gündemlerle toplanmıştır.
1-bilgilendirme, değerlendirme
2-örgütsel durum
3- seçimler
4-forum
1-Bilgilendirme, değerlendirme
Devam etmekte olan Tekel direnişi ile ilgili bir
değerlendirme yapılmış ve bu değerlendirmeler ışığında, Tekel
direnişinde sürece müdahil olma noktasında gerek partimizin gerekse de
sendikal büronun eksikleri saptanmıştır. Tekel işçileri ile dayanışma
mitingi bu durumun en net göstergesi olmuştur.Parti merkezimiz bu durumu
değerlendirerek direnişin 40. Gününden itibaren sürece müdahil olmuş ve
Türkiye çapında eylemlilikler gerçekleştirmiştir.Fakat bu durumun bir
örgütlenme ağı ile desteklenmesi gerekliliği önümüzde durmaktadır.
Bu noktada sendikal büroda eksikliğini tespit eder
ve bundan sonraki süreçte tekel işçileri ile düzenli temas kuracak
mekanizmaları önüne koymuştur. Ki ilerleyen süreçte partinin aktif üyesi
olmayan kişileri sürece müdahil etme yolları aranacak bu noktada
özellikle Ankara yerelinde il yönetimi ile eş güdümlü çalışılacaktır.
Gücümüz oranında ziyaretler ve etkinler gerçekleştirilecektir. Ayrıca
bulunduğumuz sendikalarda bu konuyu aslı gündem yapma ve sendikaları
hareketlendirme noktasında karar birliğine varılmıştır.
Bir önceki sendikal büro toplantısında alınan
kararlar değerlendirilerek, site ile ilgili alınan kararların hayata
geçirildiği fakat iç örgütlülüğümüze dair daha fazla adım atılması
gerekliliğine değinilmiştir.
·
KESK’ in
25 Kasım’da aldığı iş bırakma eylemine yönelik örgütlenme çalışmaları
yapılmış; aktif katılım sağlanmıştır.
·
KESK ve
EĞİTİM- SEN’ in kadın sekreterlerinin tutuklu oldukları süre içerisinde
kadın çalışmalarında sendikal büronun sorumluları olarak aktif görev
alınmış, eylemler örgütlenmiştir.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddet günüyle ilgili KESK, Eğitim Sen ve
Tüm Bel Sen Kadın özel sayılarının çıkarılmasında belirleyici roller
alınmıştır.
·
Site
taslağı yayındadır.
·
İllerdeki
arkadaşların listesi çıkarılmıştır ve ilişkiye geçiliştir.
·
KESK genel
merkezi ile düzenli temaslarda bulunulmaktadır.
2
a)örgütlenme
·
KESK’ e
bağlı BES’ in seçimleri başlamış bulunmaktadır. Bu doğrultuda
bağlantılar gözden geçirilecektir. Bu noktada tüm yereller sendikal
ilişkilerini gözde geçirmeli ve seçim hazırlıklarına başlamalıdır.
·
KESK
seçimleri değerlendirildiğinde bu dönemde seçimlerde geçen dönem ki
ittifakımızı ile girmeyi değerlendirmiş olup, bu noktada en önemli
hazırlığın bulunduğumuz illerde muhalif grubu geriletecek ittifaklar
yapmanın, bu noktada politik faaliyet örgütlenmesinin önemine
değinilmiştir.
·
Tekel
işçilerinin mücadelesi sırasında da KESK içerisinde gurupların
çelişkileri iç tartışmaları kendini göstermiş, özellikle KESK ve TÜRK-İŞ
‘i eşitleyen metinlerin hazırlanmasından, illerdeki platformlarda KESK’
i yıpratıcı tarzda bir politik hattın dayatılmasına kadar KESK
güçsüzleştirilmeye çabalanmaktadır. Bu noktada bizlere önemli görevler
düşmektedir. Bulunduğumuz yereler de KESK güçsüzleştirilmesine yönelik
kurulmaya çabalanan ittifaklara karşı uyanık olunmalı ve KESK’ in
seçimler öncesi yıpratılmasının önüne geçilmelidir. Bunları söylerken
elbette ki KESK’ in süreci örgütlemekteki eksikliklerini göz ardı edelim
demiyoruz. Bunu iç mekanizmalar üzerinden gerekli organlarda tartışarak
merkezi yollar kullanılarak çözüm aranacaktır.
b)Sendikal
site
·
Tüm
üyelerimize sendikal büro imzalı bir yazı yazılacak, sendikal büro’nun
bileşenlerine bu yazı gönderilecek; siteyi izlemeleri önerilecek; MYK
başta olmak üzere tüm üyelerimizin siteyi düzenli takip etmeleri ve
geliştirmeleri sağlanacaktır.
·
Sitenin en
geniş bileşene hitap etmesi sağlanacak; 15 Şubat’tan itibaren site
dışarıya açılacak ve dışarıya tanıtımı sağlanacaktır.
4) parti
sendikal forum
·
Forum
hazırlıkları yapılacak. Sinan taslak broşür hazırlayacak;
Nisan’da(ilk haftasında) sendikal forum yapılacak. Broşür
tartışılacak; kongreye sonuçlar sunulacak.
·
Mart’ı
ilk haftası taslak broşür illere gönderilmeye başlayacak, mart sonuna
kadar iller broşür çerçevesinde bir araya gelmelidirler. Ve forum’a
raporları ile gelmelidirler. Bu noktada koordinasyonu sendikal büro
sağlayacaktır.
·
Forum,
Parti Üyelerine ve DDH bileşenlerine katlım açık olacak. MYK üyeleri ve
genel başkan’ın katılımı önemlidir.
·
Yadigâr ve
Nurşen-foruma süreç KESK üzerinden bir süreç değerlendirmesi
hazırlayacak. Metinde özellikle önümüzde ki döneme dair görevlere
değinilecek.
·
KESK
genel merkezi ve genç-sen bilgilendirme raporu hazırlanacak.
·
İllerden
rapor istenilecek. İllerin bilgilendirilmesi yapılacak Forum’da
yapılacak.
Yapılacaklar:
·
Yazın
yapılacak olan Eğitim Sen tüzük kurultayındaki delegelerimiz merkez
tüzük komisyonunda yer alanlar tarafından bilgilendirilecektir. Tüzük
taslağı Nurşen tarafından emekciler.com’a atılacaktır; değerlendirmeler
emekciler.com’ un forum bölümünde tartışılacaktır.
·
TEKEL
işçileriyle düzenli etkinlikler örgütlenecektir.
·
TEKEL
sürecini değerlendiren ve çıkarsamalarda bulunan yazılarla parti
bilgilendirilecektir.
·
İllerde
KESK seçimlerine yönelik çalışmalara başlanmalıdır. Eylül ayından
itibaren şube seçimleri başlayacaktır.
EK 4:
PROGRAM TÜZÜK KOMİSYONU RAPORU
Program Tüzük
Komisyonu ilk toplantısını 23.01.2010 tarihinde Rıdvan Turan, Barışta
Erdost, Yeşim Ergün ve Afşin Umar'ın katılımıyla gerçekleştirmiştir. (Günay
Kubilay, Tahir Ozan ve Ekin Bodur mazeretli olarak toplantıya
katılmamışlardır). Toplantıda alınan kararlar şu şekildedir:
Komisyon mevcut
programın, partimizin ilk kuruluş sürecinin ihtiyaçları doğrultusunda
eklektik bir yaklaşımla kaleme alınmış olduğu tespitinden hareketle;
programın kısmi revizyonu yerine partimizin politik hattını ve
hedeflerini iç bütünlük, akıcılık ve anlaşılırlık kriterlerini karşılar
biçimde ifade edecek, parti örgütlerimiz ve yoldaşlarımız için bir eylem
kılavuzu işlevi görecek yeni bir program metninin kaleme alınmasının
uygun olacağına karar vermiştir.
Bu kapsamda,
programın:
a. Partimizin
politik hattının ve örgütsel hedeflerinin sınıfsız-sömürüsüz komünist
toplum nihai hedefi ile teorik ve ideolojik bağlarının kurulacağı bir
giriş bölümü,
b. Dünya ve Türkiye
değerlendirmesi,
c. Politik hedef ve
talepler bölümü (Ulusal sorun, kadın sorunu, gençlik, çevre vb).
d. Politik
hedeflerin gerçekleştirilmesine dönük örgütsel eylem programı (Cephe,
çatı vb)
akışı içerisinde
kaleme alınmasına karar verilmiştir.
Bu doğrultuda, 2.
maddenin (a) bendinde belirtilen bölüm ile ilgili ön çalışmanın Barışta
Erdost tarafından, (b) bendinde belirtilen bölüm ile ilgili ön
çalışmanın Rıdvan Turan tarafından, (d) bendinde belirtilen bölüm ile
ilgili ön çalışmanın Günay Kubilay tarafından yapılarak komisyona
sunulmasına karar verilmiştir.
(c) bendinde
belirtilen “Politik hedef ve talepler” başlıklı bölümde yer alacak alt
başlıklar, diğer sosyalist parti ve yapıların programları incelenmek
suretiyle belirlenecek olup bu konuda ön çalışma yürütmek ve rapor
sunmak konusunda Afşin Umar görevlendirilmiştir.
Programın “Politik
hedef ve talepler” başlıklı bölümünde yer alacak olan “Kadınların
kurtuluşu” alt başlığının merkezi kadın koordinasyonu tarafından,
“Gençlik” altbaşlığının gençlik örgütümüz tarafından kaleme alınması
gerektiği tabii olduğundan, alt başlıklarla ilgili olarak 3. maddede
belirtilen raporun komisyona sunulması beklenmeksizin, ilgili bölümlere
ilişkin ön çalışmaların anılan örgütlerimizce üstlenilmesine ve gerekli
görevlendirmenin anılan örgütlerimizce yapılmasına karar verilmiştir.
Komisyon içi
haberleşme ve tartışma zemini olarak yeni bir mail grubu kurulması karar
altına alınmıştır.
Parti tüzüğünün
özellikle üyelik normları ve hukuku ile ilgili maddelerinin yeniden ele
alınması ihtiyacı bulunduğu değerlendirilmekle birlikte, tüzüğün
yenilenmesinin daha teknik bir çalışmayı gerektirmesi ve bu çalışmanın
görece hızlı sonuçlandırılabilecek nitelikte olması nedeniyle, öncelikli
gündemin yeni program taslağının hazırlanması olduğu noktasında mutabık
kalınmıştır.
Program ve Tüzük
Komisyonu çalışmalarının her aşamada yoldaşlarımızın görüş ve
önerilerine açık olduğunu, komisyon çalışmalarında yer almak ve ilgili
mail grubuna üye olmak isteyen yoldaşlarımızın demirbunker@yahoo.com
adresi üzerinden komisyon koordinatörü ile irtibata geçmeleri
gerektiğini bu vesileyle yeniden hatırlatırız.
EK 5:
5. PM’ye YAYIN KURULU RAPORU
14 Şubat 2010
1) 4. PM’nin yayınla ilgili kararı doğrultusunda yerel komisyonlar
oluşturulması İzmir, Ankara ve Çukurova’da gerçekleştirilmiş ve
Sosyalist Demokrasi’nin planlanma ve hazırlık aşamasına yerellerin
katılımı ve söz sahibi olmasında önemli bir aşama kaydedilmiştir. Bu
uygulamanın derinleştirilmesi ve diğer illere de yaygınlaştırılması,
gazetenin parti örgütlerimizin bütün potansiyelini ortaya çıkarması ve
yansıtması açısından daha olumlu sonuçların alınmasını sağlayacaktır.
2) Yayın Kurulu, 25 Ocak’ta, gazete ve sitede yer alacak yazı, yorum,
haberlerin belirlenmesi, oluşturulması ve yayına hazır hale getirilerek
Yayın Kuruluna sunulması aşamasının şu bölümler oluşturularak ve
sorumluları saptanarak organize edilmesini karar altına aldı: 1)
Politika 2) Gündem 3) Dünya 4) Emek 5) Kadın 6) Gençlik 7) Ekonomi 8)
Çevre 9) Kültür-Sanat 10) Toplum-Yaşam 11) Röportaj-Dışardan Yazılar 11)
Medya İzleme 12) Görsel 13) Son Okuma.
Bölüm sorumluları, gazete ve siteye karşı birincil sorumlulukları bu
alanlarda olacak üyelerden ekip oluşturmak, internet sitesinde yer
alacak haberlerin hazırlanmasını sağlamak, gazetede yer alacak konu
önerilerini Yayın Kuruluna getirmek ve yazıların yazılmasını sağlamakla
yükümlü kılındılar.
Bu bölümlere ilişkin organlarının oluşturulması kısa sürede
tamamlanacaktır.
3) Yayın kurulu gazete için, son iki PM arasında, varolan periyodunu
aksatmadan tiraj artırımını öncelikli hedef olarak saptamış ve her sayı
düzenli tiraj artırımı ile bu hedefe ulaşılmıştır. Son sayı 5.000 adet
basılmıştır. Bundan sonra bu tirajı tahkim etmek, aynı zamanda yerel ve
kategorik organların çalışmasını yerleştirmek, periyodu kısaltmak için
önkoşulların sağlanmış olduğu anlamına gelecektir.
4) Sitedeki günün yazısı bölümünün hem önemli bir ihtiyaca karşılık
geldiği, hem de gündelik politikaya müdahil olma konusunda geliştirici
bir işleve sahip olduğu konusunda üyelerimiz arasında geniş bir
mutabakat olduğu tespit edilmiştir. Bu bölümün site ziyaret
istatistiklerinde çok önemli bir artış sağladığı da net olarak
gözlenebilmektedir. Bu bölümde 25 Kasım’dan bu yana iki-buçuk ay içinde
40 farklı imzayla 95 yazı yayınlandı. Yayın kurulu, bu bölümün
üretiminde performans düşüklüğüne meydan verilmemesinin, aksaklıklarının
giderilmesi ve sürekli iyileştirilmesinin kritik önemde olduğu
düşüncesindedir. Bu gerekçeyle, günün yazısı yazar takviminin aylık
şablonunun her güne iki yazar düşecek biçimde tamamlanmasına
çalışılmaktadır.
5) 4. PM kararı doğrultusunda gazete ve siteye yazı, yorum ve haberlerle
katkı sunan üyelerin katılımıyla bir eposta grubu oluşturulmuştur.
Gazete ve sitenin planlanma, hazırlanma ve değerlendirilmesine ilişkin
iletişim bu grup üzerinden sağlanmaktadır. Sosdem_gazetevenet grubunun
55 üyesi vardır.
6) Yine 4. PM kararı doğrultusunda oluşturulmaya çalışılan Medya İzleme
Grubu, bu grupta gönüllü olarak yeralma konusunda süregiden gönülsüzlük
nedeniyle henüz faaliyete geçememiştir. Şimdiye değin 7 arkadaş bu
grupta çalışmak istediğini deklare etmiştir. Bu sayının böyle bir
grubun çalışmaya başlayabilmesi için gerekli minimuma bir an önce
yaklaşmasını diliyoruz. Öte yandan Medya İzleme Grubunun çalışmalarının
yansıtılacağı site bölümü olan “Basında” kısmi olarak 19 Ocak’ta yayına
başladı. Şu aşamada yalnızca kupürlü 1. sayfa haberlerinden oluşan
bölümün, Medya İzleme Grubunun faaliyete geçmesiyle birlikte diğer
haberler, köşe yazıları/ yorumlar, dış basın altbaşlıklarıyla
genişletilmesi gündeme gelebilecektir
|