SOSYALİST
DEMOKRASİ PARTİSİ
IV.
Kadın Konferansı Sonuç Metni
SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ
IV. KADIN KONFERANSI
SONUÇ METNİ
24-25 EKİM 2009
ERKEK, DEVLET
ŞİDDETİNE KARŞI SUSMUYORUZ!
SDP IV. Kadın Konferansı, 24-25 Ekim 2009
tarihlerinde çeşitli illerden 65 kadının katılımıyla İstanbul’da
gerçekleştirildi.
Konferansımız öncelikle, yıllardır birlikte mücadele
ettiğimiz ve bugün cezaevinde bulunan DÖKH’lü, KESK’li tüm tutuklu
kadınları selamlar, en kısa zamanda salıverilmelerini talep eder.
Konferans, yapılan değerlendirmeler ışığında önceki
konferans kararlarımızın bugün hala geçerliliğini koruduğundan hareketle
bu kararları geçerli belgeler olarak onaylar. Buna ek olarak, “Erkek,
devlet şiddetine karşı susmuyoruz!” şiarıyla güncel değerlendirmeler
doğrultusunda aşağıdaki kararları alır.
PARTİ İÇİ
KRİZ VE KADIN POLİTİKALARIMIZ
2007 Nisan ayında başlayan parti içi kriz bugüne
değin politik ve örgütsel hayatımızı derinden etkilemiştir. Partinin
çeşitli düzlemlerinde etkili olan kriz en çok kadın politikalarımıza ve
kadın örgütlülüğümüze zarar vermiştir. Bugüne dek çeşitli vesilelerle bu
krizin başlamasında tetik rolü üstlenen cinsel taciz başvuruları ve
izleyen süreç hakkında konuştuk, ancak sağlıklı bir değerlendirme imkanı
bulamadık. Bu sorunu tartışarak aşmadığımızdan olsa gerek ki, kadın
politikalarımız ve kadın örgütlenmemiz ciddi bir tıkanıklık içine girdi.
Bugün bir politik ve örgütsel yenilenme anlamına da gelen kadın
konferansımızda bu meseleyi tüm boyutlarıyla ele alarak eleştirel ve
özeleştirel bir yaklaşımla sağlıklı bir değerlendirme yapma, önümüzü
açma imkânına sahibiz. Bunun için öncelikle yaklaşık iki buçuk yıllık
süre zarfında neler yaşandı, ne tutumlar alındı, sürecin kriz boyutunda
yaşanmasına neden olan neydi en başa dönüp bakmamız gerekmektedir.
Hatalı adımları tespit edip, bizi bu adımları atmaya iten tarzla
yüzleşmek, geçmişten çıkaracağımız derslerle geleceği yeniden inşa
etmemiz için gereklidir.
Kriz Nasıl
Başladı?
Biri MYK diğeri İl YK üyesi iki kadın üyemiz MYK
üyesi Atilla Kaya’nın kendilerine cinsel tacizde bulunduğuna dair
beyanda bulunmuş ve kadın üyelerden birisi şikâyetini parti düzleminde
disiplin kuruluna taşıyacağını, diğeri ise teşhirle yetinmek istediğini
bildirmiştir.
Bu beyanlara ön gelen dönemde gerek Kurtuluş
grubunda, gerekse parti düzleminde politik ve örgütsel fikir ayrılıkları
yaşanmaktaydı. Cinsel taciz beyanlarıyla birlikte kaynamaya hazır bir
kazan haline gelen Kurtuluş’ta adeta hızlı bir yarılma yaşandı. Kurtuluş
içinde cinsel taciz bu yarılma dolayısıyla sağlıklı ele alınamadı. Önce
kimi taraflarca komplo olasılığı ortaya atıldı, sonra ise iki düzlemde
de istifa ettiğini sözlü olarak dile getiren Atilla Kaya’nın beyanda
bulunan kadınlardan özür ve özeleştiride bulunması yeterli görülerek
sorun aşılmak istendi.
Ancak cinsel tacize uğradığını beyan eden
kadınlardan birisi parti düzleminde disiplin kuruluna başvurmayı tercih
edince geçerli tüzüğün uygulanması gerekiyordu. İşte ilk hata burada
yaşandı. Kurtuluş içindeki bir grubun özür ve özeleştirinin yeterli
olduğunu savunması, parti tüzüğüyle çelişik bir tutum alınmasına yol
açtı. Kurtuluş’un parti mekanizmalarına müdahalesi doğru değildi.
Politik ve örgütsel ayrılıklar kendi zemininde tartışılamazken, Kurtuluş
içinden bir diğer grup bu taraflaşmayı cinsel taciz ile açıklamaya
başladı. Daha parti kurulları çalışmaya başlamamışken Avrupa’dan
erkeklerin öncülüğünde bir grup “cinsel tacize hayır diyenler”
başlığıyla kampanya başlattı.
Parti içindeki kadın koordinasyonlarının sürece
müdahale etmekte atıl kalması bu yarılmanın örülmesine zemin hazırladı.
Geç kalınmakla birlikte, İstanbul kadın forumu toplandı; kadınlar,
cinsel tacize taviz vermediklerini, 2. kadın konferansı kararlarının
arkasında olduklarını ve cinsel tacize uğradığını beyan eden kadınlarla
dayanışma içinde olduklarını ortak bir metinle açıkladı. Kadınların
ortak bir kararla çıkmasına rağmen, politik ve örgütsel olarak saflaşan
taraflar sürece müdahil olmaktan geri durmadılar.
Bu aşamadan sonra cinsel taciz başvuruları parti
içinde bir kriz halini aldı ve bu mesele psikolojik bir yarılmayı
başlattı. Aslında bu yarılmanın bir tarafında konumlananlar cinsel taciz
meselesinde topyekün homojen düşünenlerden oluşmuyordu. Açmak gerekirse;
cinsel tacizi örtbas etmek isteyenler diye itham edilen kesim içinde, bu
beyanların cinsel taciz olmadığına inananlar olduğu gibi, beyanların
cinsel taciz olduğunu, ancak ortaya atılan üslup ve yöntemi doğru
bulmadığını savunanlar da vardı. Fakat iki taraf içerisinde de bir
biçimiyle monolitik bir düşünce tarzı hüküm sürmekteydi; şöyle ki “ya
benim gibi düşünürsün ya da karşı saftasın söylemi” ile kavganın
öncülüğüne soyunanların yarattığı ortamda, aradaki gri tonları temsil
edenler farklı yaklaşımlarını net ortaya koyamıyordu. Ortaya çıkan
psikolojik yarılma atmosferi o denli etik olmayan bir tartışmayı
beraberinde getiriyordu ki yarılmada yan yana düşen kimi kesimlerin
aslında cinsel taciz meselesindeki yaklaşım farklarını gözden ırak
tutuyordu. İşte böyle bir atmosferde asıl yan yana duruşların politik ve
örgütsel yaklaşımlara bağlı olduğu açıkça sergilenemedi.
Tüzük
İhlalleri Nasıl Yaşandı?
Disiplin dilekçesi İstanbul il YK’ya ulaştığında
ilkelerimize aykırı olarak il kararlarında disipline verilen Atilla
Kaya’nın adı geçirilmezken taciz beyanında bulunan kadının kimliği tüm
parti kamuoyuna ilan edildi. Diğer bir önemli hata ise dilekçenin
yazılış biçimi itibariyle tüzüksel olarak il disiplin kuruluna
gönderilmesi gerekirken Kurtuluş’tan yapılan basınçla merkezi disiplin
kuruluna sevk edilmesiydi. Bu hem tüzüğe aykırı bir tutumdu hem de
beyanda bulunan kadının talebini hiçe saymaktı. Bu aşamadan sonra
psikolojik yarılmanın da etkisiyle farklı gruplar tarafından her iki
disiplin kurulu da ayrı ayrı şaibeli ilan edilmeye başlandı,
meşruiyetleri tartışmalı hale getirildi.
Öte yandan tüzüğümüzde disipline intikal etmiş
konular üzerine görüşme açılamaz, üzerine spekülasyon üretilemez diye
açıkça tarif edilmesine rağmen bu maddeye de uyulmadı. Konu etik olmayan
bir tarzda tartışıldı, inspeak internet odalarında görüşmeye açıldı,
taciz beyanında bulunan kadına yaşadıkları anlattırıldı ve tüm bunların
tacizi örtbas ettirmemek adına yapıldığı savunuldu.
Tüm bunlar tacize uğrayan kadınları her seferinde
bir kez daha yıpratmak anlamına geliyordu.
Kadınlar
Bölünüyor
Karma bir kurumda politika yapmanın biz kadınlar
açısından zor yanı, her an erkek egemenliğiyle, dolayısıyla birlikte
politika yaptığımız erkeklerle mücadele etmek zorunda kalmamızdır. Bu
zorluğu aşmanın yolu ise kadınların birlikte hareket etmesi, dayanışma
içinde olması, yani kadın örgütlülüğümüzdür. İşte biz SDP’li kadınlar
olarak bu cinsel taciz krizi patlak verinceye kadar bunu büyük ölçüde
başarabilmiştik. Ancak bu kez yukarda da bahsettiğimiz üzere politik ve
örgütsel ayrışmayı kendi mecrasında tartışıp tüketemediğimiz bir
momentte taciz meselesinin de kendi mecrasında akmasını temin edememiş
ve psikolojik bir yarılma içine düşmüş olmamızdan kaynaklı, erkek
egemenliği kendine uygun bir çatlak zemin yaratmış ve bunu iktidar
çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. Parti içinde iktidar hırsıyla
hareket eden erkekler ve dahi erkek egemenliğinin taşıyıcısı olan kimi
kadınlar, kadınların kendi arasında parçalanmasına çaba sarf etmiş ve bu
müdahalelere yenik düşen kadınlar cinsel taciz gibi temel bir konuda
dahi yan yana durmayı başaramamıştır. Kadınlar cephesinden en temel
hatamız burada başladı. Bu şüphesiz ki bir tarafın tek başına hatası
değildi. Her iki taraf da bu zeminin kadınların ayağının altından
kaymasına hizmet eden tavır ve tutumlar sergilemekten geri durmadılar.
Örneğin İstanbul ve Ankara kadın forumlarında ortak metin çıkararak
sürece müdahale etmek için irade sergilemeye çaba sarf ederken, tüm
illeri kapsayan kadın meclisinde yan yana duramadık. Bizler il kadın
forumlarına rağmen erkeklerin erkek egemen bir tarzda sürece müdahil
olmaya devam ettikleri, politik ve örgütsel ve hatta kişisel
meselelerini cinsel taciz üzerinden tartışmayı sürdürerek kadın
kazanımlarımıza zarar verdikleri tespitini yapıyor ve İstanbul il kadın
forumuna ek, erkeklerin bu tutumundan vazgeçmeleri için kadınların ortak
deklerasyonunun gerekli olduğunu savunuyorduk. Oysa diğer tarafın
sözcülüğüne soyunan bir kadın açıkça erkek yoldaşlarının tutumunun
savunusuna girişiyor “ben size Mahir Sayını mahkum ettirmem” diyerek
sürecin önünü tıkıyordu. Bu şüphesiz ki kadın mücadelesi açısından son
derece vahim bir tutumdu, ancak bu adımı boşa düşürmek açısından
konsensusa vardığımız kadarını ortak bir metinde dile getirmek konusunda
ısrarcı olabilsek, çoğulculuğumuzun olanaklı kıldığı üzere farklı olan
sözümüzü de ayrıca görüşümüz olarak ifade edebilseydik iki ayrı metinle
çıkmamış olabilirdik. Zira kadınların ortak bir metinle çıkamamış
olması, ayrı ayrı metinler imzaya açmış olması, kadınların bölünmesinin
en somutlaştığı adım olmuştu.
Bu süreçte ikinci kadın üye de teşhirle yetinmeyip
Atilla Kaya’yı disipline vermeye karar vermişti. Ve üçüncü bir kadın üye
ise Kadir Akın tarafından cinsel tacize uğradığını beyan ederek
disipline başvurdu. Kadınlar arasında gerçekleşen saflaşmanın da bir
sonucu olarak tabir yerindeyse kimi kadınların “kendi safında” yer alan
kadının cinsel taciz beyanına duyarlı iken “karşı saftaki” kadına
duyarsız davranmasını getirdi. Bu da tutarlı bir kadın politikasından
uzaklaşmamıza neden olmuş ve kadın mücadelemize zarar vermiştir.
Kadın
Konferansımızı Boşa Düşüren Disiplin Kurulu Kararları
Disiplin kurulları çalışmalarını yürütürken Atilla
Kaya partiden istifa etti. Bu istifa ile partideki hukuki süreç
kesintiye uğradı.
MDK Atilla Kaya istifa ettiğinden başvuru hakkında
karar alamayacağı, ancak parti kamuoyunda kurul hakkında tartışma
sürdüğünden görüş açıklayacağı kararını verdi. MDK’dan biri tek imzalı
diğeri 4 imzalı iki farklı görüş çıktı. Tek imzalı görüş, kadın ne
diyorsa doğrudur görüşünden hareketle bunun bir taciz olduğu görüşüydü.
4 imzalı görüşte ise erkekten kanıt tanık dahi istemeye gerek olmadığı,
kadının beyanından yola çıkarak bunun bir taciz değil teklif olarak
değerlendirildiği görüşüydü. Aslında her iki görüş de 2. konferansımızda
aldığımız kararlarla çelişiyordu.(bkz. 2.kongre tüzük değişikliği
kararları)
Kongre kararlarında kadının beyanı esastır tabiri
geçmese de bunun tarifi ayrıntılı bir biçimde yapılmıştı. Ve bu karara
göre kadın beyanda bulunduktan sonra onun talepleri doğrultusunda
sürecin önünün açılması, kadından kanıt tanık aranmaması, aksini ispat
yükümlülüğünün erkeğe ait olması gerektiğini karar altına almamıza
rağmen MDK’dan çıkan görüşlerden birinin “kadının beyanı essahtır!”
anlamına gelirken diğeri ise daha vahim olmak üzere erkekten kanıt tanık
aramaksızın aksini ispatlamasını talep etmeksizin, kadının beyanını boşa
düşüren yani konferans kararlarımızla tamamen çelişen bir görüştür. MDK
Kararı açıklandığında bir grup diğer grubu parti içinde ve dışında
topyekûn tacize teklif dediler sloganı altında suçlamaya girişmiştir.
Oysaki bizim içimizde hatırı sayılır sayıda kadın MDK’nın taciz değil
teklif görüşünü doğru bulmuyor, konferans kararlarımızla çeliştiği
görüşünü paylaşıyordu. Bu sloganlaştırılmış saldırı haksız olmakla
beraber kabul etmek gerekir ki biz de bu çarpıtmayı açığa çıkaracak
doğru adımları atamamıştık. O zaman hatırlarsınız, bu 4 parti üyesinin
görüşüdür, karar değildir, insanların görüşüne ipotek koyamayız diye
açıklama yapıyorduk. Oysaki bu doğrudan olmasa da dolayımlı olarak parti
tüzüğüne aykırı görüşü kollamak anlamına geliyordu. Doğru olan ise o
zaman kadınlar olarak bu görüşe karşı olduğumuzu, bu görüşün kongre
kararlarımızla çeliştiği kadın kazanımlarımızı boşa düşürdüğü
açıklamasını yapmamızdı, bunu yapamadık. Kadın politikalarımız açısından
önemli bir hata da buydu.
Öte yandan İl disiplin kurulu ise Kadir Akınla
ilgili kararında aslında bir kadının yalan söyleyebileceği ve beyanda
bulunan kişiye ikna olunmadığı ama kadın kazanımları zarar görmesin
diyerek göstermelik bir aylık bir uzaklaştırma cezası veriyordu ki bu da
yine beyanda bulunan kadını bir yanıyla mağdur eden bir karardı.
Yine il disiplin kurulu Atilla Kaya ile ilgili
aldığı kararda bunun bir taciz olduğu kanaatine varıyordu ancak ilgili
üye istifa ettiğinden yaptırım uygulayamadığını bildiriyordu, burada bir
sıkıntı olmamakla birlikte aynı kararda başvuruyla ilgisi olmayan,
haklarında kurula başvuru olmayan birçok isim hakkında yaptırım kararı
alarak tüzüğe aykırı davranıyordu.
Ve MDK - İDK kavgaları sürüyor, haklarında usulsüz
karar veren İDK’nın kararlarına itiraz eden birkaç üyenin başvurusu
doğrultusunda MDK değerlendirme yapıyor ve İDK’nın ilgili kararlarını
iptal ediyordu. Kimi üyeler hakkında iptal kararıyla ilgili bir haklılık
payı olsa da, MDK, adeta el çabukluğuyla Atilla Kaya ile ilgili kurulun
verdiği tacizdir kararını da bozuyor ve Atilla’yı aklamış oluyordu. MDK
görüşüne olduğu gibi, bu konuda da sessiz kalmamız bir hataydı.
Bir Grup
Kadın, Kadın Konferansından Çekiliyor
Gelinen noktada, tek umut
kadın örgütlenmemizin en üst organı olan kadın konferansında bu meseleyi
etraflıca tartışıp bir çözüm üretmeye kalmıştı.
Ancak, bir kısım partili kadın bir
deklarasyon yayınlayarak konferansa katılım sağlamayacaklarını
belirtmişlerdir.
Konferansa bir grup kadının katılmaması bir
olumsuzluktur ama konferansın taciz beyanında bulunan kadınlarla
dayanışma içinde olduğunu açıklaması olumludur. Ancak bir tarafın
tartışmalardan çekilmesiyle birlikte hangi adımların hatalı olduğu,
kadın dayanışmamızın nerde sekteye uğradığı, kazanımlarımızın nasıl
zarar gördüğü vs. birçok başlığı tartışamadan kendimize de özeleştirel
yaklaşamadan, bu kararın alınması aslında tartışma ihtiyacı duyduğumuz
birçok konuyu erteleyip rafa kaldırmamıza neden oldu. Ki bu tüketilmeyen
tartışmalar bir grubun partiden gitmesinden sonra da, kendi içimizde bir
tabu ve gerilim konusu olmayı sürdürdü. Yani bir grup kadın, kadın
konferansından çekilmişti ama konferansa katılan kadınlar da sağlıklı ve
açık bir tartışma yürütememişti. Bunda yaşanan travmatik sürecin etkisi
olduğu söylenebilir ama her ne gerekçeyle olursa olsun bu tartışmanın
tüketilememesi nedeniyle kadın konferansımız kadın politikalarımızın
önünü açmaya yeterli olmamıştır. Konferansta tespit ettiğimiz kriz
süresince kadın örgütlülüğümüz ve kadın politikalarımızın sekteye
uğradığı ve güçlendirilmesi gerektiği tespiti havada kalmış, hayata
geçirilememiştir.
3. Kongre’de
Nerede Hata Yaptık?
3. Kongreye damgasını vuran Atilla Kaya’yı da içeren
bir geri çağırma kararıydı. Teamüllerimiz gereği her kongre döneminde
partiden ayrılanları geri çağırdığımız doğruydu. Ama ortada hukuki
süreci yarım kalmış bir cinsel taciz vakası varken, yapılması gereken
iki yol vardı. Ya Atilla Kaya bu durum belirtilerek kapsam dışı
bırakılmalıydı, ya da partiye geri dönerse hukuki sürecin devam edeceği
belirtilmeliydi. Bunun aksi kanırtma anlamına gelmekteydi ki geriye
dönüp objektif baktığımızda yaptığımız tam da buydu.
Yine kongredeki ikinci hatalı
adım ise Atilla Kaya’nın kongreye gönderdiği mektubun divandan
okunmasıydı. Yalnızca birkaç kişinin bilgisi dahilinde de fakto bir adım
olarak tasarlanmış ve kongrenin önüne getirilmiş olan bu durum bir
çoğumuzun tepkisini çeken büyük bir yanlış oldu.
Yıllardır sürdürdüğümüz kadın kurtuluş mücadelemiz
ve birikimlerimiz bu iki adımı da kongre salonunda mahkum etmeyi
gerektirirdi. Kadın kazanımlarımızın bu denli ayaklar altına alınmasına
en azından biz kadınlar örgütlü bir biçimde karşı çıkabilmeliydik. Tek
tek oy vermememizin ya da kişisel düzeyde mektubun okunmasını
eleştirmemizin etkili olmadığı ortadadır.
Süreç Bundan
Sonra Nasıl İşledi?
Bir grup partiden ayrılmıştı ve biz bize kalmıştık.
Oysaki “biz bizeliğimiz” içinde farklılıklar, psikolojik savaşın
etkisiyle öylesine gizlenmişti ki, taraflardan biri zemini terk
ettiğinde manzara daha net ortaya çıkıyordu. Yaşananların ardından
Bianet’e verilen bir demeçte “Atilla Kaya partiye geri dönerse yaptırım
yollarının açık olduğu, hukuki sürecin yeniden işleyeceği” söylendiğinde
geride kalanlar içinde bir grup bu duruma tepki gösterdi. Yine bir MYK
toplantısında MDK’nın “taciz değil teklif” görüşünün MYK tarafından
onaylanması talebi önümüze getirilmişti. Bunun iki gerekçesinden biri
Atilla Kaya’ya dışarıdan gelen tepki ve izolasyonun önünü kesmek, diğeri
de vefa borcuydu. Bu talep, MYK’da çoğunluk tarafından geri
çevrildiğinde bu karara neden daha önce itiraz etmediğimiz soruldu.
Cevabımız, daha önce de savunduğumuz gibi, bunun karar değil, dört
üyenin görüşü olduğu ve bu görüşe katılmadığımızdı. Öneriyi getirenlerse
“ama Atilla istifa etmese bu karar olacaktı” dediklerinde tablo daha net
önümüze çıkıyordu ki, vaktinde bu görüşe itiraz etmemekle büyük hata
yapmış olduğumuz gerçeği gözler önüne seriliyordu. Bu talebin geri
çevrilmesi MYK içinde gerilimi yükseltti ve daha sonra da birçok kere bu
tür gerilimlerle karşı karşıya kaldığımız oldu. Ne zaman Atilla Kaya ile
ilgili bir mesele MYK gündemine geldiyse, her seferinde alınan tutumlar
gösteriyordu ki ta başından beri bir kesimin temel çelişkisi Atilla Kaya
ve onun “itibarı” idi, bizler içinse temel çelişki politik ve örgütsel
duruşumuzdu. Biz örgütsel likidasyona karşı ortak bir tutum sergileme
arayışı içine girerken, kimileri Atilla Kaya’nın itibarını kurtarmak
için bizimle yol yürüyordu. Bu gerilim iki yıl boyunca birçok biçimde
sürdü. Son olarak, PM’de bir üyenin konuşması meselenin nasıl
algılandığını örnekliyordu: “Biz üç meselede kader birliği yapmıştık:
tacizin olmadığı, askeri vesayet, Ergenekon meselesi…” Bu evlere şenlik
bir görüştü. Biz partide hiçbir zaman cinsel taciz vardır ya da yoktur
üzerinden bir kader birliği yapmamıştık, ancak bu konuda farklı bir
tutum alamadığımız için durumun bu şekilde algılandığı ortaya çıkıyordu;
diğer taraftan bu üç meselenin nasıl eşitlendiği de tarafımızca başka
bir merak konusuydu ve sürece yaklaşımın problemli boyutunu gözler önüne
seriyordu.
Kadın
Konferansına Giderken
Parti içinde bu gerilim sürerken, parti içi krizin
cinsel taciz boyutu içerde ve dışarıda kadın politikalarımızı olumsuz
etkilemeye devam ediyordu. Parti içinde kadın örgütlülüğümüz gerilemiş,
nerdeyse kadın politikaları oluşturmaktan yoksun hale gelinmişti. Kadın
koordinasyonları atıl kalıyor, kadın meclisleri ve kadın forumları
toplanamıyor, kampanya örgütlenemiyor, Kadınların Kurtuluşu yayınımız
zorlamayla yılda ancak bir kez çıkarılabiliyordu. Hatta kadınların
çoğulcuğunu içermeyi öngören kadın örgütlenme modelimize aykırı olarak,
merkez ve yerel arasındaki ilişkiler üzerine yerelin bağımsız karar alma
iradesini engellemeye yönelik tutumlar dillendiriliyordu. Karma
politikalara kadınların eklemlenmesi tarzında yönelimler hayata
geçiriliyordu. Tüm bunlar organlarda politika yapan kadınların da erkek
egemen tutumlar karşısında zayıflamasına, parti içindeki erkek
egemenliğiyle mücadelemizin gerilemesine yol açıyordu.
Parti dışında ise aleyhimizde yürütülen kampanyanın
da etkisiyle ciddi bir prestij kaybı ve daralma yaşıyorduk. SDP’li
kadınlar olarak mütemadiyen platformların tartışma ve kilitlenme konusu
olduk ve bu birçok kadromuzu kadın politikası yapmaktan adeta soğutan
bir rol üstlendi. Partiden ayrılan bir grup kadın ve parti dışından bir
grup feminist kadın şu anda hala SDP’de politik faaliyet yürüten biz
kadınlar aleyhinde bir kampanya yürüttü. Biz ısrarla kadınları
ötekileştiren, mücadeleden düşürmeyi hedefleyen, kadın dayanışmasını
baltalayan, kadınlar arası rekabeti körükleyen, hatta yer yer kadınların
kadınlara yönelik şiddetine dönüşen bu tarzı doğru bulmadığımızı,
partide erkeklere ve erkek egemenliğine karşı mücadelenin sürdüğünü ve
bizi zayıflatmanın kadın hareketine yarar sağlamayacağını dile getirdik.
Bugün geldiğimiz noktada, o dönemde biz kadınlara karşı yürütülen
kampanyanın cinsiyetçiliğe karşı mücadelemizi zayıf düşürdüğünü daha net
görüyoruz. Ancak, bugün konferansımız tüm ötekileştiren tavırların
ötesinde süreci objektif ele alma yaklaşımını benimsemiş ve özeleştirel
bir perspektifle konuyu ele alabilmiştir.
Diğer taraftan, platformda aleyhimizde kampanya
yürüten kişi ve kurumlar bir yana, yıllardır uyum içinde politika
yaptığımız kimi kurumlarca da partide cinsel taciz sorununda yaşananlara
özeleştirel tutum geliştirmemiz dile getiriliyordu. Kimi kurumlar biz
örgütleyicisi olduğumuz için eylem örgütlenmelerinden, platformlardan
çekildiğini açıklıyor ve başından beri platformlardan ve kadın
politikalarından dışlanmamıza karşı duran başta Kürt kadınları olmak
üzere kimi kurumlar bu konuya artık bir çözüm üretmemizi talep
ediyorlardı.
Kadın meclisimizde bu konu gündem yapılarak
görüşüldü. Bu gündemin ana ekseni kendi içimize dönük bir talepti ve
meclise katılan kadınların eğilimi dışarıdan gelen basınçtan bağımsız
olarak artık bu cinsel taciz krizinin açık tartışılması ve özeleştirel
bir yaklaşımla ele alınması gerektiğiydi. Bu görüşü savunan kadınlar,
kadın politikalarımızdaki tıkanıklığı, bu meseleyi tam olarak
tüketemeyişimize bağlıyor ve bunun artık yakıcı bir ihtiyaç olduğunu
tespit ediyordu. İkinci olarak, birlikte politika yaptığımız kadınlara
da bir özeleştiri borçlu olduğumuz görüşü dillendiriliyordu. Diğer
taraftan, bir görüş ise bu konuda bir açıklama yapılmasına karşı
çıkmaktaydı. Sonuç olarak, kadın konferansımızda artık bu konuyu politik
ve örgütsel açıklık içinde tartışmayı önümüze koymuştuk. Kadınların
fikir farklılıklarıyla beraber bu konuyu açıklıkla tartışması hem kadın
politikalarının, hem de partideki tartışma sürecinin önünü açacaktı.
Ancak gelinen noktada şu tespiti yapmak da yerinde
olacak ki, kadınlar bu tartışmayı önüne koymuşken partide Kurtuluş
grubunun buna fırsat tanımadan attığı kimi adımlar süreci sekteye
uğratmıştır. Kurtuluş grubu tarafından bir üyeye fiziksel şiddet
uygulanması, erkeklerin erkek egemen bir tarzda sorun çözme yöntemini
benimsemeye devam ettiğini göstermektedir. Kadınlar olarak, şiddeti
parti içinde bir sorun çözme yöntemi olarak benimseyen anlayışı
reddediyoruz. Diğer taraftan, Kurtuluş’un bu yöntemi, kadın
konferansından başlayarak cinsel taciz krizi ve alınan tutumlara
yaklaşım farkını tüm boyutlarıyla açığa çıkarmaya yarayacak bir süreci
sekteye uğratmıştır. Zira tartışmanın bir tarafı olacak olanlar partiden
istifa ederek gitmiştir. Diğer taraftan, Kurtuluş, sürecin
tartışılmasına gerek duymaksızın, kadınların değerlendirmesini
beklemeden ve tüm yaşananları göz ardı eden bir yerden Atilla Kaya’yı
“tacizci” ilan etmiştir. Bu durum, kadınların tartışmasının önünü
açmamış, tam tersine kadınların bağımsız bir tartışma yürütme iradesine
karşı bir kez daha de fakto bir görüş ortaya atarak tartışmanın seyrine
gölge düşürmüştür. Kadınlar olarak bu eleştirileri Kurtuluş’a getirmekle
beraber, konferansımız bu süreci özeleştirel yaklaşımla tartışma
kararlılığını sürdürmektedir.
Sonuç
Gerek iki sene önce, gerekse
geçtiğimiz ay partiden ayrılanların bu süreçte sorunlu davrandığını
düşünmekle birlikte bugün bu partide politika yapma kararlığı gösteren
kadınlar olarak çubuğu kendimize bükmeye ihtiyacımız var. Bu sorunu
özeleştirel bir yaklaşımla ele almayı, sürecin yarattığı tahribatı
bilince çıkarmak ve aşma iradesini ortaya koymak için zorunlu görüyoruz.
Bu yöntemle, örgütsel krizin bir boyutu olarak yaşadığımız ve
ayrıştıramadığımız cinsel taciz krizinde sorunların girdabında boğularak
çeşitli örgütsel refleksler göstermemiz ve gerekli inisiyatifi
koyamamamız bizim için temel sorundur. Ancak, hatalarımızı ikircimsiz
olarak tespit etmek, onları bilince çıkarmak ve aşma iradesini ortaya
koymak, kadın mücadelemizde örgütlülük düzeyimizi yükseltmek ve partide
cinsiyetçilikle hesaplaşmak anlamına da gelmektedir. Bu nedenle,
özeleştirinin önümüzü açacağına inanıyor ve ardından çeşitli süreçleri
önümüze koyarak yaşananlardan örgütlenerek çıkmayı hedefliyoruz. Buradan
hareketle, birçok adım için geç kalmış olmakla birlikte, hala bu
süreçten dersler çıkarabileceğimizi, önümüze kimi görevler koyarak
bilincimizi ve örgütlülük düzeyimizi arttırabileceğimizi düşünüyoruz.
Tüm bu yaşananları göz önünde bulunduran biz SDP’li kadınlar bugün o
veya bu sebeple sürecin bu şekilde yaşanmasına neden olan hatalarımızı
tespit ediyor ve aşağıdaki noktalarda kendi payımıza özeleştiri
veriyoruz.
1. Öncelikle cinsel taciz sorununu parti içi krizden
ayrıştırarak kendi mecrasında çözme iradesini gösteremediğimiz için,
2. Partide kadın dayanışmasını tesis etmek için
örgütlülüğümüz oranında ısrarcı olamadığımız, örgütlü bir kadın duruşu
sağlayamadığımız için,
3. Beyanda bulunan kadınların adının çirkin bir
biçimde tartışılmasına, spekülasyonlar üretilmesine yüksek sesle karşı
çıkamadığımız için,
4. Tüzük ihlallerine, kadınların adlarının deşifre
edilmesine karşı kararlı bir protesto sergileyemediğimiz, konferans
kararlarımızın ısrarcı bir takipçisi olamadığımız için,
5.
Konferans kararlarımızı boşa düşüren
sorunlu disiplin kurulu kararları / görüşlerini kadın kazanımlarımız
ışığında değerlendirip, eleştiremediğimiz için,
6. Bugüne dek etraflı ve açık bir tartışma
yürütemediğimiz için,
7. Parti kongresinde, hakkında cinsel taciz suçuyla
yaptırım süreci yarım kalmış bir kişiyi kapsayan geri çağırma kararı ve
bu kişinin mektubunun okunması karşısında bir kadın tepkisi
örgütleyemediğimiz için,
8. Kadın kazanımlarımızın karma politikanın iktidar
hırsı uğrunda harcanmasına tüm bu hatalarla aslında biz de zemin
hazırladığımız için
9. Sürece usulsüz bir biçimde müdahil olan tarafları
ve özellikle de erkeklerin yaklaşımını mahkum etmekte eksik kaldığımız
için özeleştiri veriyoruz.
Tüm bu tespitlerden hareketle ve bir kez daha böyle
bir sorunun yaşanmasının önüne geçilmesini temenni eden konferansımız,
1. Öncelikle, parti içi kriz ve kadın
politikalarımız ekseninde özeleştirel yaklaşımın benimsenmesini sürecin
ve yapılan hataların bilince çıkarılarak aşılması için gerekli görür.
2. Sürecin bu biçimde yaşanmasına neden olan erkek
egemen tarzı ve erkeklerin sürece müdahale etme biçimini mahkum eden 3.
kadın konferansı kararımızın bir kez daha altını çizer.
“Toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık,
kadınların hayatlarının her alanında devam ettiği ölçüde, cinsiyetçiliğe
karşı mücadelemiz de devam edecektir. Bu mücadelenin somut adımları
içinde bizim için belirleyici olan erkek egemenliğinin aşındırılması ve
kadınların mücadele içinde güçlenerek çıkmasıdır. Bunun yolu ise,
kadınlar arasında dayanışmacı ilişkiler tesis etmekten, örgütlülüğü
yükseltmekten geçer.
Kuşkusuz, sosyalist erkekler de bu
egemenlikten bağışık olmadığından, parti içinde de cinsiyetçilikle karşı
karşıya gelmemiz söz konusu olmaktadır. Sosyalist erkekler, zaman zaman
bu cinsiyetçiliğin uygulayıcısı olurken, zaman zaman da kadınların
yaşadığı sorunlara müdahale etmeye çalışmakta, öğreten, emreden,
yönlendiren, kendi iktidarlarını pekiştiren bir araç olarak kadın
mücadelesini kullanmaktadırlar. Kadın sorunu karma politikanın iktidar
mücadelesi içinde kolaylıkla harcanabilmektedir. Bunun sonucunda da,
kadınlar karşı karşıya getirilmekte, rekabet körüklenmektedir. Açıktır
ki, bu yaklaşımla kadınların kazanması olası değildir. İhtiyacımız olan
kendi sözümüzü örgütlemek, dayanışma içinde güçlenmektir. Parti içinde
yaşadığımız kriz, bu durumun somut bir örneğidir.
Yaşadığımız pratik bize erkek egemen dil ve
tarzın kadınlar arasında da hakim olabildiğini bunun da yine kadınları
hedef aldığını gösterdi. Konferansımız maruz kaldığımız cinsiyetçilikle
mücadele ederken bu erkek egemen dil ve tarza düşmememiz gerektiğine
işaret eder.
Kadınların bölünmesi, yalnızca erkek
egemenliğinin çıkarınadır. Kadınların bölünmekten hiçbir ortak çıkarı
olamaz. Bu sebeple, konferans, kendi cinsiyetçiliğini sorgulamadan,
kendi cinsiyetçiliğiyle yüzleşmeden sürece dahil olan erkeklerin egemen
yaklaşımlarını mahkum eder ve tüm kadınları cinsiyetçiliğe, erkek
egemenliğine karşı ortak mücadeleye çağırır.
Buradan hareketle konferans, cinsiyetçiliğe
karşı somut bir kadın dayanışmasının tesis edilebilmesi için partinin
çeşitli organlarında bir arada çalışma yürüten kadınların cinsiyetçiliği
nasıl deneyimlediklerini tartışabileceği mekanizmalar oluşturmasını
hedefler. Erkek üyelerin de kendi cinsiyetçiliklerini tartışmaları
gerektiğinin altını çizer.”
3. Beden politikaları ve kadınların karma politikaya
müdahil olması konusunda bir yetersizlik, eksiklik tespit eder. Bu
yetersizliğin uygulamada aşılması için parti içinde kadın
koordinasyonlarının işleyişini sağlamak ve kadınların örgütlülük
düzeyini arttırabilmeleri için beden politikaları üzerine tartışmalar
yürüten atölyeler, çalışma grupları oluşturulmasını hedefler.
4. Sürecin değerlendirilmesini aynı zamanda bir
eğitim süreci olarak ele alır. Partide, karma olarak bu konuyla ilgili
eğitim çalışmaları yapılmasını önüne bir görev olarak koyar.
5. Parti içinde kadın politikalarımızı anlatan
broşürler yayınlamayı karar altına alır.
6. Kadınların bu konuda etraflı bir değerlendirme
yapmasının ardından partinin de yaklaşan kongre-konferans sürecinde bir
iç değerlendirme sürecini önüne koyması için bir çalışma başlatmayı
kararlaştırır.
7. Kadına yönelik yaptırım gerektiren konularda,
suçlanan kişinin istifa etmesinin önüne geçen bir tüzük değişikliğini
önerir.
8. Kadına yönelik yaptırım gerektiren konularda
disiplin süreçlerinde, kadın denetiminin faydalı olacağını tespit eder.
Bu noktada, kadın koordinasyonlarının sürecin takipçisi olması yönündeki
2. kadın konferansı kararının bir kez daha altını çizer. Buna ek olarak,
disiplin kurullarına görüş belirtmek üzere kadın koordinasyonlarının
danışmanlık yapmasını karar altına alır.
PARTİ
DİSİPLİN YÖNETMELİĞİNE
Gerekçe:
2007 Nisan ayında başlayan,
politik ve örgütsel hayatımızı derinden
etkileyen parti içi krizin bir boyutu da cinsel taciz başvuruları
ardından yaşanan gelişmelerdi. Partimizin tüzüğünde cinsel taciz
başvurularında izlenmesi gereken yol açıkça belirtilmiş olmasına rağmen
kimi tüzük ihlallerinin yaşandığını bugün tespit etmek gerekir. 4. kadın
konferansımız yaşanan bu tüzük ihlallerine eleştirel ve özeleştirel
yaklaşmakta ve bundan sonra kadına yönelik şiddetle ilgili partinin
tüzüğünün işletilmesinin takipçisi olacağını parti kamuoyuna
açıklamaktadır. Ayrıca yaşadığımız pratik, tüzüğümüzde kimi
değişikliklerin yapılmasının bir daha kadına yönelik şiddet
başvurularında tıkanıklığın ortaya çıkmasını önlemeye dönük bir ihtiyaç
olduğunu göstermiştir. Yaşadığımız pratikte, cinsel taciz ile ilgili
disiplin kurullarında süreci devam eden erkek üyenin partiden istifa
etmesi ile süreç kesintiye uğramıştır. Disiplin kurulları üye olmayan
bir kişi hakkında yaptırım kararı alamamıştır. Bu kadına yönelik işlenen
suçlarda suç tespit edildiğinde erkeğin cezasız kalmasına yol açan bir
durum teşkil etmektedir. Tüzüğümüzde kadınları mağdur eden bu durumu
önlemek açısından kadın konferansımız aşağıdaki maddenin tüzüğün
disiplin kurullarının işleyiş esaslarını belirleyen bölümün kadına
yönelik şiddet ile ilgili maddesine eklenmesini önerir.
Buradan hareketle tüzüğün
ilgili maddesine,
“Kadına yönelik her türlü şiddetle ilgili (cinsel
taciz, fiziki şiddet vs.) disiplin kuruluna başvuru olduğu durumda
hukuki yaptırım sürecinin kesintiye uğramaması açısından suçlamayla
karşı karşıya olan kişi veya kişiler partiden istifa etseler dahi
istifaları dava sonuçlanıncaya kadar kabul edilmez”
biçiminde eklenmesini öneriyoruz.
ÖRGÜTLENME
İki yılı aşan bir süredir
devam eden Parti içi kriz özellikle de cinsel taciz boyutuyla birlikte
parti içinde ve dışında cinsiyetçilikle mücadelemizi sekteye uğratmış,
kazanımlarımızın heba edilmesine yol açmış, kadın örgütlülüğümüzü
geriletmiş, kadın politikalarımızı tıkanıklığa uğratmıştır.
Bu süre boyunca
koordinasyonlarımız kampanya örgütleyememiş, kısıtlı sayıda birkaç
merkezi eylem yapılabilmiş, Kadınların Kurtuluşu gazetesi ancak 8
Mart’larda çıkarılabilmiştir.
4. Kadın Konferansımız bu
bağlamda kadın örgütlülüğümüzü güçlendirmeyi önüne birincil görev olarak
koyar. Parti içinde ve dışında cinsiyetçilikle mücadeleyi öncelikli
hedefi olarak belirler ve önceki kadın konferanslarında buna dair almış
olduğu kararlara ve perspektife bağlı olduğunun bir kez daha altını
çizer. Bu bağlamda, kadınların erkeklerden
ve erkek egemenliğinden bağımsız bir mücadele hattı örebilecekleri
bağımsız kadın örgütlenmeleri içinde olmalarını destekler. Buradan
hareketle, konferansımız 2. Kadın Konferansımızın aşağıdaki bölümünü
teyit eder:
“[Konferans,]
Türkiye genelinde kadın hareketinin bir parçası olan tüm kadınlarla
birlikte tartışmaya ve birlikte örgütlenmeye yönelik tartışma zemini
oluşturacak forumlar düzenlemeyi, koordinasyonlar oluşturmayı önerir.
Kadın kurtuluş mücadelesinin devletten, sermayeden, erkeklerden ve erkek
egemen ideolojiden bağımsız kadın örgütlenmesi perspektifinden
geçtiğinin bilincinde olarak Bağımsız Kadın Örgütlenmesini destekler,
kadın örgütleri içinde yer alır.
SDP’li
kadınlar, tarihsel birikimleri, deneyimleri gelecek kuşaklara aktarmak
için, gerek ortak dilin yaratılması gerekse bu birikimlerin
zenginleştirerek ileriye taşıyabilmesine katkı sunması, kadın
politikalarının sokağa taşınması için varolan ideolojik, politik
yayınımız “Kadınların Kurtuluşu” gazetesini güçlendirmeyi, parti içi
broşür dizileri çıkarmayı ve bunun hayata geçirilebilmesi için gerekli
örgütlenmeyi gerçekleştirmeyi görev olarak kabul eder.
Tüm bunlardan
hareketle SDP’li kadınlar; dayanışma içerisinde kendi örgütlenmeleriyle
özgürleşme mücadelesi içerisinde kararlılıkla ve kesintisizce yol
yürüyeceklerdir.”
KADINA
YÖNELİK ŞİDDET VE CİNSİYETÇİLİK
Hayatımızı kuşatan militarist politikalar ve
ekonomik krizin de etkisiyle kadına yönelik şiddetin tüm toplumsal
kesimlerde tırmandığını görmekteyiz. Kadınlar gerek kamusal alanda
gerekse özel alanda ağır fiziksel, ekonomik, psikolojik şiddete ve
cinsiyetçiliğe maruz kalıyor. Programımızda ve kongre kararlarımızda
çizdiğimiz hat doğrultusunda kadına yönelik şiddet ve cinsiyetçilikle
mücadelemizi faaliyet programı ve süreğen kampanyalar oluşturarak,
bunları dışımızdaki kadın kurtuluş mücadelesi dinamikleriyle
ortaklaştırarak aktif kılmalıyız.
Öte yandan parti içinde kriz nedeniyle zayıflayan
örgütlülüğümüz ve kadın kazanımlarımızın gerilemesi dolayısıyla parti
içinde de erkek egemenliğinin ve cinsiyetçi tutumların arttığı
gözleniyor. Cinsel taciz krizinde yaşadığımız süreçten de özeleştirel
bir ders çıkararak parti içinde de geleceğimizi emeğimize bedenimize
kimliğimize sahip çıkma perspektifimizle yeniden inşa etmeliyiz.
Örgütümüzün ağırlıklı niceliğinin gençlerden oluştuğunu gören bir yerden
cinsiyetçilikle mücadelemize genç kadınların ihtiyacından da yola
çıkarak yön vermeliyiz ve mutlak suretle tecrübe aktarımlarını ve
karşılıklı paylaşımı olanaklı kılacak formlar oluşturmalıyız. 3.
konferansımızda aldığımız
“ …Bu
mücadelenin somut adımları içinde bizim için belirleyici olan erkek
egemenliğinin aşındırılması ve kadınların mücadele içinde güçlenerek
çıkmasıdır. Bunun yolu ise, kadınlar arasında dayanışmacı ilişkiler
tesis etmekten, örgütlülüğü yükseltmekten geçer… Buradan hareketle
konferans, cinsiyetçiliğe karşı somut bir kadın dayanışmasının tesis
edilebilmesi için partinin çeşitli organlarında bir arada çalışma
yürüten kadınların cinsiyetçiliği nasıl deneyimlediklerini
tartışabileceği mekanizmalar oluşturmasını hedefler. Erkek üyelerin de
kendi cinsiyetçiliklerini tartışmaları gerektiğinin altını çizer.”
kararımızın hayata geçirilemediğini tespit eder ve tekrar görev olarak
önüne koyar.
KADIN BARIŞ
HAREKETİ İÇİN
Bizler
85 yıldır uygulanan asimilasyon
politikaları ve 25 yıldır
devam eden bir savaşta, silahların gölgesinde,
tankların, hava saldırılarının, sınır içi ve dışı operasyonların tanığı
ve mağduruyuz.
Savaş sadece sıcak çatışmalarda mı? Bize
rağmen devam etmekte olan bu savaş yaşamımızın tam içinde. Tacizle,
tecavüzle, şiddetle, yoksullukla, fuhuşla, zorunlu göçle ve şovenizmle
gösteriyor kendini. Bu savaşın bir adı ölüm oluyor diğer yanı Mardin’de
olduğu gibi katliamlar. Bir yanı göç oluyor diğer yanı hayatımızın her
yerine sirayet eden itaat etme kültürü. Kürt halkının demokratik
talepleri yıllardır görmezlikten gelinirken, barış talepleri silahla
yanıtlanırken, bizler militarizmin kandan beslenen gücüyle her geçen gün
daha da tutsaklaşıyoruz.
Biz kararını vermediğimiz bu
savaşta yakınlarımızı kaybediyoruz. Kürt kadınları kararını vermedikleri
bu savaşta yaşadıkları toprakları ateşe bırakıp gitmeye zorlanıyor.
Kararını vermediğimiz bu savaşın ganimeti gibi görülüp tecavüze
uğruyoruz. Ve bizler biliyoruz ki savaş dönemleri en çok bizim canımızı
yakıyor.
Bugün savaşın kadınlara etkisini, militarizmin bizi
ikincilleştiren baskı mekanizmalarını, giderek artan, daha görünür hale
gelen devletin kadınlara yönelik şiddetini, savaşla paralel artan fuhuş,
zorunlu göç gibi koşullarda kadınların talepleri ile nasıl görünür
olabileceğini derinlemesine tartışmak ve çözümü geliştirebilmek için
örgütlü bir mekanizmaya duyulan ihtiyaç daha da belirginleşmiştir.
Barış, savaş, demokratik açılım, tasfiye etme tartışmalarının ortasında
“Nasıl bir kadın barış insiyatifi?” sorusu daha da önem kazanmıştır.
Savaş ve militarizm hayatımızı bu denli kuşatmışken,
bedenlerimiz ve kimliklerimiz tutsak edilirken barış sürecinin
örgütlenmesi, önümüzde duran önemli bir görevdir. Ama burada “Nasıl bir
barış istiyoruz” ve “Bu süreç nasıl örgütlenecek” soruları çok özel bir
öneme sahip. Günümüzde barış kavramı tasfiye ile, farklılıklar ise
düşmanlıkla eş tutuluyor. Oysa bir halkın iradesini yok sayarak barış
olamayacağı bize göre aşikar. Militarizm kendini ötekine yapılan baskı
ve sömürü üzerinden var ediyor. Barış tartışmalarımızın somut bir zemine
oturması için önce operasyonların durması talebini daha yüksek sesle
haykırmamız gerekiyor. Ölmenin ve öldürmenin, devlet şiddetinin
böylesine meşrulaştırıldığı bir ortamda barışı örgütlemek istiyorsak
öncelikli olarak bu mekanizmaların tümünü teşhir etmeliyiz.
Militarizm kadını dilsizleştirir. Savaş ve şiddet
ortamı, kadının hâlihazırda bir görünmezlik perdesiyle karşılaştığı
kamusal alandan kadını hepten dışlar. Bu bağlamda, Kürt kadını da,
bilinçli devlet politikaları ile kendi sözünü söyleyebileceği
mekanizmalardan dışlanmıştır. Kendini yalnızca anadilde ifade edebilen
Kürt kadını için anadil yasağı militarizmin yaratığı dışlanmayı
katmerleştirmekte ve onun diline bir kez daha ket vurmaktadır. Bu
anlamda anadil hakkının savunulması kadınlar açısından özel bir öneme
sahiptir. Kadınların kendini anadilde ifade etme hakkını savunmak temel
bir insan hakkı olmasının yanı sıra patriarka tarafından dayatılan bu
suskunluğu aşmanın da olanaklarını taşımaktadır.
Savaş dönemlerinde milliyetçi
ve şoven bir histeri yaratılmasına bağlı olarak toplumsal şiddet
tırmandırılmakta ve toplumsal hiyerarşik dizilimin en alt basamaklarında
yer alan kadına yöneltilmektedir. Tam bu süreçte erkeklerin
cinsiyetçiliğine ve şiddetine karşı sesimizi daha fazla yükseltmemiz
gerekli. Eril iktidar ile kadınları öldüren militarizm arasındaki
bağlantıyı görünür hale getirmeye, kadınlar olarak
yaşadıklarımızdan bir toplumsal bellek yaratmaya ihtiyacımız var…
Kadınlara yönelik suçların cezasız kalmaması için, gerekli
mekanizmaların yaratılması için kadınların savaşa dair deneyimlerinin
bir bilançosunu çıkarmak anlamlıdır.
Buradan hareketle, konferansımız,
1. SDP’li kadınlar’ın barış sürecinin ve kadınların
savaşa dair deneyimlerinin ve taleplerinin örgütlenmesi için farklı
kesimlerden kadınların barış gündemi etrafında bir araya gelmesini
önemser, bu çalışmalar içinde yer alır ve bir kadın barış hareketinin
oluşturulması doğrultusunda çalışma yürütür.
2. Kadınlar için özel bir öneme sahip olan anadil
hakkı ve anadilde eğitim hakkını savunur ve bu noktada her düzeyde
eylemlilikler örgütler.
3. Kadınlar savaş
dönemlerinde tecavüz, işkence tarzında bedensel ve psikolojik şiddete
maruz kalmakta, göçe ve mülteciliğe zorlanmaktadırlar.
SDP’li kadınlar, savaş nedeniyle göç etmiş
kadınlar için ya da farklı etnik köken ya da azınlık kadınlara
danışmanlık ve kültürlerini geliştirme merkezlerini yerel yönetimler
sağlaması gerekliliğini savunur.
5-SDP’li kadınlar savaş süresi boyunca kadına
yönelik suçların görünür olması, suçların cezasız kalmaması için çalışma
yürütür. Bu doğrultuda bir toplumsal bellek oluşturulması için işlenen
kadına yönelik suçların araştırılmasını, faillerin yargılanmasının
sağlanmasına dönük adımları destekler. Bununla ilgili sürecin takipçisi
olur.
ANAYASA VE
KADINLAR
İki yıl önce tartışılmaya
başlanmış olmasına rağmen henüz hayata geçirilemeyen yeni bir anayasa
çalışması bugün özellikle de Kürt açılımı dolayısıyla gündem de olmayı
sürdürüyor. Daha önceki konferansımızda karara bağladığımız “anayasa ve
kadınlar” başlıklı bölüm güncelliğini koruduğundan dolayı
konferansımızca önümüzdeki dönemin güncel politik bir görevi olarak bir
kez daha teyit edilir:
“TC Anayasası 1982 yılında oluşturulmuş bir darbe
anayasasıdır. Bu anayasa
Türk,Sünni,”erkek”, sermayeden yana ve
militarist bir anayasadır. Önümüze AKP tarafından konan anayasa
tartışmaları içinde darbe anayasasından mı ‘sivil’ bir anayasadan mı
yanasınız ikilemi içersinde bırakılmaktayız. SDP’li kadınlar tek tek
anayasadaki bu beş öğeyi gerileten ya da değiştirmeyen bir anayasa
tartışmasına karşı çıkar.
82
anayasası vatandaşlığı “erkek kardeşlerin” eşitliği kapsamında ele alan
erkek egemen bir anayasadır. Kadınları “anne, eş” kimliğiyle
tanımlamakta ve kadınları çocuklar, yaşlılar, engellilerle de dahil
olmak üzere korunacaklar statüsüne indirgemektedir. Anayasada kadınların
toplumsal cinsiyetleri nedeniyle ezilmelerine değinilmemektedir.
SDP’li kadınlar anayasa tartışmalarında bu cinsiyetçiliği gözler önüne
seren çalışmalar yanı sıra nasıl bir anayasa noktasında kadınlar
cephesinden talepleri aşağıdaki çerçevede geliştirir.
Hedef kadınları da kapsayan sözde değil gerçek anlamda demokratik,
özgürlükçü ve eşitlikçi bir anayasa olmalıdır.
Anayasa cinsiyet, cinsel yönelim, medeni hal
gibi nedenlerle her türden cinsiyet
ayrımcılığını yasaklamalı, kadınlara karşı suçlar kavramı
oluşturulmalıdır. Kapitalizmin ekonomik, politik ve toplumsal alanlarda
kadınların cins olarak ezilmesi üzerinde kurulan özel alan ve kamusal
alan ayrımıyla kadınların emeklerine, bedenlerine ve kimliklerine el
konulmasına dair cinsiyetçi yaklaşımı anayasal düzenlemelerle
geriletilmelidir. Kadınların toplumsal bir grup olarak ezilmişliği
gözetilmelidir.Anayasa, kadınların erkeklerle eşit yurttaşlar
olabilmesinin koşulu olarak yurttaş erkeklerin binlerce yıldır
gaspettiği hakların kadınlar lehine eşitlenebilmesi için ekonomik,
politik ve toplumsal alanda her düzeyde pozitif ayrımcılık ve kota
uygulanmasını içermelidir.”
Konferans, bu maddeye
aşağıdaki ekin yapılması karar altına alır:
“Anayasa,
farklı kimlik ve dilleri güvence altına almalıdır. Ancak bu sayede,
militarizmin tüm toplumsal yaşama sirayet eden dokusunu geriletmenin ve
farklı kimliklerden kadınların kendilerini ifade etme mekanizmalarını
yaratmalarının yolu açılabilir.”
EKONOMİK KRİZ
VE NEO LİBERAL POLİTİKALAR KARŞISINDA KADINLAR
Neo-liberal politikaların yaşamın her alanında
egemen kılınmasıyla kapitalizm yeni bir ekonomik krizin içinde kendini
bulmuştur. Zaten yıllardır sürdürülen neo-liberal politikalar işçi
sınıfının kazanımlarını yok etmiş ve toplumlarda büyük boyutlu
yoksullaşmaya yol açmışken, üstüne bir de ekonomik krizin etkileri
eklenince tüm bu olumsuzluklar katmerlenmiştir.
Kadınların neo liberal politikalardan ve ekonomik
kriz süreçlerinden erkeklerden çok daha fazla ve çok daha farklı
etkilendiği bilinen bir gerçek. Bu dönemde de yaşadığımız her ekonomik
krizde olduğu gibi biz kadınların daha çok işsiz kaldığı, daha ucuza
çalıştırıldığı, daha çok enformel sektöre mahkum edildiği, daha çok
yoksullaştığı ortada. Diğer bir boyutuyla sendikal mücadelede de
kadınların geriletilmeye çalışıldığı görülüyor. Sendikal mücadele yanı
sıra kadın mücadelesi de yürüten kadın aktivistler tutuklanıyor. Bir
yanıyla sendikalar içinde de kadın örgütlülükleri sekteye uğratılmak
isteniyor. Tutuklamalarla sendikalarda Türk Kürt kadın ayrımı gündeme
getirilerek şovenizm hayata geçirilmeye çalışılıyor. Bu da sendikalarda
Kürt ve Türk kadınlarının birlikte mücadele ettiği kadın
örgütlülüklerine zarar veriyor. Öte yandan kadın işçiler birçok
işyerinde greve giden ağırlıklı kesimi oluşturuyor. Kadın hareketinden
de aldığı destekle cinsiyetçiliğe karşı talepleriyle bu grevlerden bir
kısmı kazanımla sonuçlanıyor.
Buradan hareketle konferansımız,
-
Önümüzdeki dönem ekonomik krizin kadınlar
üzerindeki etkileri doğrultusunda bir eylem programı oluşturmayı ve
kampanyalar önüne koymayı karar altına alır. Bu faaliyet planı
doğrultusunda SDP’li kadınlar, işçi kadınlar arasında örgütlenmeyi,
uygun araçlar yaratarak sınıf içinde kadınlarla gelişmiş bağlar
kurmayı hedefler.
-
Tutuklu olan sendikal mücadeleden kadın
arkadaşlarımızla ve grevde olan kadın işçilerle tam bir dayanışma
içinde olacağını beyan eder.
|