SOSYALİST
DEMOKRASİ PARTİSİ
4.
Konferans Kararları
SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ
4. KONFERANS KARARLARI
29-30 MAYIS 2010
1) SOSYALİSTLERİN BİRLİĞİ VE İTTİFAK KONUSUNDA KARAR
(Oybirliğiyle Kabul Edildi)
2) SDP’NİN SINIF ÖRGÜTLENMESİNE İLİŞKİN KARAR
(Oybirliğiyle Kabul Edildi)
3) SDP’NİN YENİDEN YAPILANMASI VE KADRO POLİTİKASI ÜZERİNE KARAR
(Oybirliğiyle Kabul Edildi)
4) CİNSEL TACİZ KRİZİ İLE İLGİLİ ÖZELEŞTİRİ
KARARI
(6 red, 6 çekimser oya karşılık Oyçokluğuyla Kabul Edildi)
5) TOPLUMSAL BİR ÜRETİM OLARAK ‘SANAT’ ÜZERİNE KARAR
(Oybirliğiyle Kabul Edildi)
6) SOL İÇİ ŞİDDET ÜZERİNE KARAR
(Oybirliğiyle Kabul Edildi)
----------------------------------------------------------------------------
SOSYALİSTLERİN BİRLİĞİ VE İTTİFAK KONUSUNDA KARAR
(Oybirliğiyle Kabul Edildi)
MÜCADELE İÇİN BİRLİK, BİRLİK İÇİN MÜCADELE
A) Birlik
1. Sosyalist demokrasi,
Marksist-Leninist bir dünya görüşünün ve bilimsel sosyalizm anlayışının
doğal ve zorunlu sonucudur. Bu sonuç aynı zamanda Paris Komünü ve Ekim
devrimlerinin yarattığı birikimlerin ideolojik siyasal mirasıdır.
Sosyalist demokrasi gelecek toplum tasavvurumuza ışık tutan bir olgu
olduğu gibi aynı zamanda bugünkü örgüt içi ve örgütler arası ilişkilerde
referans alınacak bir olgudur. Bu nedenle, Sosyalistlerin birliği
anlayışı da bu derin tarihsel ve siyasal referanslara sahip sosyalist
demokrasi tezinin doğal bir sonucu olarak görülmelidir.
2. Bu anlayış, “reel sosyalizm”
deneyinin “tek partili sosyalizm” anlayışına ve bu anlayışa dayalı
geleneksel solun örgüt ve demokrasi anlayışlarına yönelik gerçek bir
itiraz niteliğindedir. Sosyalistlerin birliği anlayışı sosyalistlerin
birbirleri arasında rekabetçi siyasal anlayışlardan, sol içi şiddete
uzanan, “reel sosyalizm”de kitlesel tasfiyelere varan sosyalizm
anlayışını reddetmektedir. Tarihimizde bu türlü yaklaşımlar trajik
sonuçlar doğurmakla kalmamış, birbirini düşünsel, ideolojik ve politik
araçlarla etkileme ve bunu da sosyalist demokratik bir tartışma
kültürüyle gerçekleştirme pratiğini sığlaştırarak, tüm harekete büyük
zararlar vermiştir. Sosyalist demokrasi, kapitalist özel mülkiyetin
reddi temelinde, farklı sosyalist programların politik örgütlenme
özgürlüğünü savunur ve bu yaklaşımdan bağımsız bir sosyalizmin
kurulamayacağını ilan eder. Bu nedenle SDP’nin sosyalizm tasavvuru
çoğulcu bir sosyalist sistem tasavvurudur da.
3. Sosyalist
hareket verili durumda gerçekçi bir temelde gerçekleşmemiş olan çok
bölüntülü bir örgütsel durumla karakterizedir. Bu durumdan hareketle,
sosyalist solun birliği, sosyalist hareketteki bölünmelerin “aritmetik
toplamı” gibi basit bir yolla üstesinden gelinemeyeceği gerçeğinin
kabulüne dayanır ve birliğin başarıya ulaşabilmesinin ön şartı,
sosyalist hareketin
yeniden yapılanması çerçevesinde soruna
bakmayı gerektirir. Yeniden yapılanma sosyalist hareketin verili
durumuna köklü bir itiraz yöneltilmeksizin başarıya ulaştırılamaz. SDP,
bu nedenle kendini verili geleneksel sosyalist sola köklü bir itiraz
olarak görür. SDP’nin birlik anlayışı ne sosyalist solun verili durumunu
görmezden gelen ve “yok” sayan “ütopik birlik”, ne de onun nesnel
gerçekliğini “teorize” ederek yeniden üreten bir anlayıştır. Sosyalist
solun birliği, bugün için bölünmüşlüğü çoğulculuk temelinde ve yeniden
yapılanma çerçevesinde gidermenin, gelecekte ise sosyalist demokratik
kültürel temele dayalı “organik” partiyi oluşturmanın teori ve
yöntemidir.
4. SDP birliği ve yeniden
yapılanmayı aynı zamanda reel grup ya da partilerle
gerçekleştirilebilecek güncel bir sorun olarak görmektedir. Ancak bu
yeniden yapılanma sürecinin bir aritmetik toplam gibi algılanması
birliğin önünde var olan en önemli sorundur. Yeniden yapılanma grupların
ancak kendi içlerinde gerçekleştirecekleri ideolojik, politik bir
harmanlanmayla olanaklı olacaktır. Bu da var olan grupların yeniden
yapılanmaya uygun bir dönüşüm süreci geçirmesiyle mümkündür. Konferans,
birliğe dahil olan hiçbir grubun idari, yönetsel, tüzüksel yöntemlerle
dönüştürülemeyeceğini, ancak çok yönlü (teorik, ideolojik, politik,
örgütsel) iradi ve bilinçli çabalarla, birlik ve sınıf mücadelesi süreci
içinde ve her şeyden önce kitlelerle buluşarak –var olan grupların- iç
içe geçeceği, harmanlanacağı, aşılacağı ve kaynaşacağı görüşündedir.
Sosyalist demokrasi ve sosyalist birlik düşüncesi, bu sürece içerik
kazandıracak temel ilkeler olarak belirleyici öznel faktör rolünü
oynayacaktır.
5. Uzun yıllardır süregelen birlik
deneyimleri birliğin kendi içinde çelişik ve sorunlu alanlar içeren bir
faaliyet olduğunu göstermiştir. Birlik deneyimlerinin başarıya
ulaşabilmesi için örgütsel, politik ve kadrosal zemin sağlam olmalıdır.
Tarihimizde defalarca tanık olduğumuz üzere birlik süreçlerinin içerdiği
sorunlar, bu sorunlara uygun yol yöntem ve örgütsel biçimlerle aşılmazsa
birlik süreçleri kesintili süreçler olmuştur. Uzun yıllara varan
sosyalist birlik deneyimi ilkesel düzeyde anlaşmanın birliğin başarıya
ulaşması için gerek fakat yeter bir koşul olmadığını göstermiştir. Bir
çok temel ilkede, anlaşanların aktüel politik sorunlarda anlaşamıyor
olması birliği, başarısızlığa mahkum etmiştir. Birlik süreçleri
sosyalist demokratik ilke ve işleyişlerin belirleyici olduğu süreçler
olmalıdır. Azınlığın çoğunluk olma hakkını teminat altına almayan birlik
projelerinin yeni bir sentez sağlayabilme olanağı yoktur. Kadrosal
uygunluk da birlik süreçlerinin başarıya ulaşabilmesi için olmazsa
olmazdır. Kadroların sosyalist demokrasi ve birlik konusunda ciddi bir
eğitim sürecinden geçirildiği, farklı yapılardan gelen yoldaşların kendi
içlerindeki rekabetçi duyguları tam olarak öldürmüş olduğu, dayanışmanın
örgütsel açıdan bir olmazsa olmaz olduğu, hiç kimsenin kendi grupsal
çıkar ve aidiyetlerini birliğin ortak çıkar ve aidiyetlerinin önüne
koymadığı, sokakta militan bir tutum alışı temeline alan bir kadrosal
profilin birliği başarıya ulaştıracağı muhakkaktır.
6. SDP’nin birlik anlayışının kısa
vadeli hedefi, işçi sınıfının egemen bir sınıf olarak örgütlenmesine
giden yolda kurucu birleşik bir öznenin yaratılabilmesidir. SDP böyle
bir öznenin yaratılabilmesinin işçi sınıfı sosyalizmine inanmış,
enternasyonalist yapıların, sosyalist demokrasi ve birlik temelinde
sentez ve yeniden yapılanma perspektifiyle yan yana gelmesiyle mümkün
olacağını ve “programatik birlik” yoluyla gerçekleşebileceğini
düşünmektedir.
SDP böyle bir birleşik kurucu öznenin yaratılabilmesi için bugün dünden
daha kararlı bir biçimde faaliyet sürdürecektir. Bununla birlikte SDP bu
tür bir öznenin yaratılma çalışmasının birliğin verili tek biçimi
olamayacağını tespit ederek, aynı partide “programatik ilkeler”
temelinde yeterince anlaşamayan, buna karşılık somut bir “eylem
programında” anlaşanların birliği olarak, BSP, ÖDP ve SDP modellerinden
farklı bir “parti” modelini, tüm sosyalistlerle tartışarak geliştirmeyi
hedeflemelidir.
Konferans yukarıdaki görüşler temelinde aşağıdaki kararları alır:
1. Konferans, SDP’nin program ve
tüzüğünde belirlenmiş ilkeler doğrultusunda sosyalist solun birlik ve
yeniden yapılanma ihtiyacını bir kez daha teyit ve bu yöndeki girişim ve
çalışmaların kesintisiz biçimde sürdürüleceğini ilan eder.
2. Yaşanan
başarısızlıklar nedeniyle önemli ölçüde prestij yitimi yaşayan sosyalist
birlik anlayışının yeniden bir çekim merkezi haline gelebilmesi için
gerekli olan politik çalışmaları yürütür ve
başta birliğin en yakın ve görünür bileşeni olan TÖP olmak üzere birliğe
hazır güçlerle her düzeyde politik
ilişkinin geliştirilmesi için çaba harcar.
3. Birliğin başarıya
ulaştırılmasında kadroların birliği ve sosyalist demokrasiyi
içselleştirmiş olmalarının taşıdığı önemi tespit eden bir noktadan,
rekabetçi siyasal ilişkilerin yerine dayanışmanın ikame edilebilmesi
için çalışma sürdürür ve bu sürecin bütünlüklü bir eğitim süreci
olduğunu tespit eder.
B) İttifak
1) Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin kurtuluş mücadelesi ile Kürt
halkının özgürlük mücadelesini birleştirmek ve “birleşik devrim”
sürecine dönüştürmek SDP’nin temel stratejik hedeflerinden biridir. SDP,
kuruluş sürecinden beri böyle bir “stratejik ittifak” ilişkisini kurmak
ve sürekli kılmak için çalıştı. Merkezinde Kürt özgürlük hareketi (KÖH)
ve KÖH ile ittifaka açık Türkiye sosyalist hareketinin yer aldığı bir
“kalıcı ittifak” ve bu ittifak etrafında tüm toplumsal muhalefeti bir
“çatı partisi” biçimindeki “demokrasi cephesi”nde birleştirme çabası
SDP’nin temel “ittifak politikası” olarak öne çıktı.
SDP 3. Konferansı “iki ülke devrim süreçleri”
arasındaki “asimetrik duruma” da işaret ederek şu saptamayı yapıyordu:
“Türkiye’deki durgunluk ile Kürdistan’daki devrimci
süreç, iki ülke devrimci güçlerinin eşitsiz ama birleşik mücadele
içerisinde ortak politik hedefe yönelmesinin kaçınılmaz görev olduğuna
işaret etmektedir. İki ülkenin denizaşırı sömürge ilişkilerinden farklı
olarak Türkiye ve Kürdistan’ın “birleşik coğrafik özelliği”, iki ülkenin
tek bir kapitalist üretim biçimince (Kürdistan’a yönelik sömürgeci
kapitalist politikaları göz ardı etmeksizin) birbirine bağlanması
karşılıklı etkileşimi güçlendirmekte ve ortak hedefe yönelik görevleri
belli bir politik eksende birleştirmeyi ve kalıcı örgütsel biçime
büründürmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu görev iki ülke devrimi bakımından
stratejiktir ve bu stratejik ilişkinin merkezindeki politik güçler ve
bağımsız organik bileşimi Kürt özgürlük hareketi ile böyle bir ilişkiye
açık Türkiye sosyalist hareketidir. Böyle bir uyum, ortak bir eylem
programı temelinde kurulacak “birleşik demokratik cephe” ve onun bir
biçimi olarak “Çatı Partisi”yle yaşama geçirilebilir. Konferans, Çatı
partisinin işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin temel taleplerini eksen
alan bir demokrasi programı temelinde kurulabileceğini belirtir (…).”
Üçüncü Konferans aynı yaklaşım içinde çatı partisi biçimindeki bir
demokrasi cephesinin sosyo-politik güçlerini de şöyle tarif ediyordu:
“a)
Çatı Partisi, emek, barış, özgürlük ve demokrasi güçlerinin parti
biçimindeki en geniş cephesinin örgütü olmalıdır. Bu cephenin sosyal,
sınıfsal tabanını Türk ve Kürt işçi sınıfı, emekçileri ve yoksulları
oluşturur. Cephenin sosyo-politik güçlerini, metropollerde zayıf olsa da
sınıf ve kitle sendikalarının hareketi, sosyalist hareket, kadın
hareketi, gençlik hareketi, ekolojik hareket, barış hareketi ile KÖH
oluşturur. Cephenin verili politik, örgütsel potansiyel güçleri ise, DTP,
SDP, EMEP, ÖDP, ESP, EHP, TÖP gibi sosyalist güçler, KÖH’le stratejik
ittifaka olumlu bakan diğer sosyalist güçler ile ulusal azınlıklar
(Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Çerkesler, Süryaniler...), Aleviler,
Mazlum-Der gibi demokrat islami örgütler, bunlarla işbirliğine hazır
olan liberal, sol liberal aydınlardır.
b)
Çatı Partisi’nin dayanacağı sınıfsal tabanın çoğunluğunu kazanması, en
geniş sosyo-politik hareketleri kapsaması ve Çatı Partisi’ne katılacak
politik örgütlü güçlerin alanını genişletmesi bir kerede gerçekleşemez.
Bu bir mücadele süreci sorunudur. O nedenle Konferans, Çatı Partisi’nin
kuruluşuna, buraya katılmaya hazır politik örgütlü güçlerle başlamayı ve
mücadele içinde önce sosyo-politik hareketlerin, giderek de tüm sınıfın,
emekçilerin çoğunluğunu kazanmaya yönelmesini biricik doğru örgütlenme
süreci sayar.”
Üçüncü Konferans tarafından belirlenen ve “stratejik ittifak”
politikaları ile onun etrafında geliştirilmesi öngörülen “taktik
ittifak” politikalarının geliştirilmesine dair temel görevler hala
geçerliliğini koruyor.
2) Bu temel görev doğrultusunda çatı partisi biçiminde bir demokrasi
cephesinin inşası hedefiyle Aralık 2008’de Çatı Partisi Girişimi olarak
başlayan, Haziran 2009’da Demokrasi İçin Birlik Hareketi (DBH) adı
altında süren çalışmalar yeni aşamaya gelmiş bulunuyor. Her şeyden önce
DBH ile birlikte uzun zamandan beri “konjonktürel eylem birlikleri” ve
“seçim ittifakları”yla sınırlı olmayan bir ittifak ilişkisine açık bir
yaklaşımın gösterilmiş ve kısmi bir pratiğin içerisine girilmiş olması
ve bu ittifak ilişkisine KÖH ve SDP dahil, DBH bünyesindeki bütün
güçlerin stratejik değer biçmesi önemli kazanımdır. Ancak, DBH’nın
öngörülen hedeflere erişerek başarıya ulaşması, ittifakın organik
ilişkiye dönüşerek kalıcı kılınması bu hareketin içinde bulunduğu
“eksikler, yetmezlikler ve yapısal sorunların” üzerine cesurca
gidilmesine ve sorunları aşacak devrimci kolektif iradenin
gösterilmesine bağlıdır.
3) DBH’nın bir buçuk yıllık politik pratik içerisinde öne çıkan ve
varlığını sürdürmesini anlamlı kılan stratejik sorunları şöyle formüle
etmek mümkündür: DBH’nın temel hedefleri ile politik pratiği arasında,
rasyonal güçleri ile potansiyel güçleri arasında büyük bir açı farkı
vardır. Bu iki açı farkı kabul edilebilir bir düzeye çekilebildiği
ölçüde DBH, öngördüğü hedeflere erişebilecek bir politik pratiğe
yönelebilir, etkili bir “politik çekim merkezi” olarak öne çıkabilir ve
potansiyel güçleri bünyesine katabilecek maksimum sınırlara doğru hızlı
adımlar atabilir. DBH’nın kısa erimde bu eksik ve yetmezliklerini
aşarak, emek, barış ve demokrasi mücadelesinin aktif bir öznesi olarak
öne çıkmasını sağlamaya çalışmak, orta erimde büyük adımların atılması
bakımından büyük önem taşıyor. SDP, bu konuda üzerine düşen görevi
örgütsel bütünlük içinde yerine getirmek için çalışacaktır.
4) SDP, aynı zamanda yaklaşan seçimler dahil,
emekçilerin ve ezilenlerin yalnızca tarihsel değil, güncel sorunları ve
taleplerini de eksen alan “eylem birlikleri” ile “taktik ittifak”
politikalarının geliştirilmesi için inisiyatif alacak ve etkin biçimde
çalışacaktır.
----------------------------------------------------------------------------
SDP’NİN SINIF ÖRGÜTLENMESİNE İLİŞKİN KARAR
(Oybirliğiyle Kabul Edildi)
Gerek parti programında gerekse önceki konferans
kararlarında defaatle vurgulandığı üzere, “SDP,
sınıfsız-sömürüsüz dünya için mücadele amacıyla kurulmuş ve işçi
sınıfını eyleminin temel gücü olarak belirlemiş, çoğulcu, devrimci,
enternasyonalist, sınıfsal bir kitle partisidir. SDP bu niteliklerine
uygun parti olma özelliğini ancak işçi sınıfı içerisinde kök salarak
örgütlendiği ve onun her düzeydeki eylemine yön vererek öncülük
edebildiği ölçüde kazanabilir”.
Buna karşın partimizin sözü edilen nitelikleri hak etme koşulu olarak
belirlediği, işçi sınıfı içerisinde kök salma ve sınıfa her düzeydeki
eylemine yön vererek öncülük etme görevini layıkıyla yerine getirme
yolunda bugüne kadar önemli bir gelişme kaydedemediği ortadadır. Bu
durum Türkiye proletaryasının ve sendikal hareketin içinde bulunduğu
nesnel koşullar kadar, partimizin kimi öznel hata ve eksikliklerinden de
kaynaklanmaktadır.
Türkiye proletaryasının ve sendikal hareketin içinde bulunduğu nesnel
koşullara ilişkin olarak birinci ve ikinci konferans kararlarında yer
verilen ve üçüncü konferansımızda da teyit edilen saptama ve
değerlendirmeler aynen geçerliliğini korumaktadır. Buna karşın, söz
konusu nesnelliği değiştirme yönünde partimize düşen devrimci
sorumlulukların yerine getirilmesine dönük olarak konferans
kararlarımızla belirlenen proletarya içersinde örgütlenme görevinin
fiiliyata dönüştürülmesinde kayda değer adımlar atılamamış olması, salt
icra ve karar organlarında yer alan yoldaşlarımızın değil, en gencinden
en yaşlısına bütün SDP’li komünistlerin üzerinde önemle düşünmesi
gereken olumsuz bir tablo olarak önümüzde durmaktadır.
Mevcut durumda partimizin işçi sınıfı içerisindeki
örgütlülüğü son derece zayıf, kadroları içerisinde işçi ve emekçilerin
sayısı az, sendikal alanda örgütlülüğü ise geleneğimizin tarihinde hiç
görülmedik derecede
alt seviyelerdedir.
Bu olumsuz tablonun ortaya çıkışında, kuruluşundan bugüne partimizi
zaman zaman paralize eden krizlerin ve bugün partimizle yollarını
ayırmış olan kimi unsurlarca savunuculuğu yapılan liberal perspektif ve
yönelimlerin etkisi yadsınamaz. Bununla birlikte, bu olumsuz tablonun
vebalini tümüyle söz konusu kriz ve hatalı yönelimlere yüklemek gerçekçi
ve doğru bir yaklaşım değildir. Partimizin merkezi politikaları
içersinde de bu konuya yeterince eğilinmediği, görmezden gelindiği bir
gerçekliktir.
Bu tabloyu değiştirme yönünde partimiz sahip olduğu en önemli öz gücü
olan devrimci enerjisini kullanarak, bugüne kadar iradi müdahalelerini
iki başlıkta siyasi kazanımlara tahvil edebilmiştir. Bunlardan ilki
Tekel direnişinde, diğeri ise Taksim 1 Mayıs Alanının Türkiye
proletaryası tarafından geri alınışında Partimizin dost güçlerle
birlikte sergilediği militan performanstır.
1. Tekel Direnişi
Tekel işçileri, Ankara’da sergiledikleri 78 günlük direnişle, Zonguldak
madencilerinin Ankara yürüyüşünden yaklaşık yirmi yıl sonra, geniş
kitleler gözünde işçi sınıfı mücadelesini tekrar ülke gündeminin en ön
sırasına taşıdılar.
Tekel direnişi, kendiliğindenlik tarafı ağır basan bir eylem hüviyetini
taşımaktadır. Kendiliğindenlik, burada, eylemin gerçekleşmesinde hiçbir
organizasyon çabası olmaması anlamında değil, eylemin, yaşanacak sürecin
akabileceği genel mecraya dair ciddi bir öngörüden ve herhangi bir
siyasal öznenin, hatta sendikanın yönlendirmesinden uzak bir biçimde
şekillenmesini anlatan bir kavram olarak kullanılmaktadır.
Tekel eyleminin bu kadar etkili bir boyuta sıçramasının en önemli
nedenlerinden birisi, AKP hükümetinin esnek istihdam politikasındaki
ısrarı nedeniyle izlediği saldırgan tutum olmakla birlikte, ikinci büyük
faktör sürecin ortasına hiç gecikmeden müdahale eden sosyalistlerin ve
devrimcilerin, işçilerin moral güçlerini, kendilerine güvenlerini ve
kendi eylemlerine sımsıkı sarılma kararlılıklarını pekiştiren
performansları olmuştur.
Direniş sürdükçe, ona dönük saygı ve halk desteği artmış, uzun zamandır
kendilerini temsil eden ciddi bir muhalefet gücü görmemiş toplum
kesimleri, Tekel işçilerine bu tür bir temsiliyet özelliği atfederek,
onları, kendilerinin hiç beklemedikleri biçimde bir muhalefet odağı
haline getirmişlerdir.
Tekel işçilerinin eylemi, ülkedeki işçi ve kamu
emekçisi sendikalarının feci durumunun gözler önüne serilmesine de
vesile olmuştur. Özelleştirme-taşeronlaştırma-sendikasızlaştırma
saldırısını devrimci sınıf ve kitle sendikacılığı çizgisinden uzak ve bu
saldırıya karşı hamle geliştiremez bir biçimde karşılayan sendikaların,
artık bitme noktasına yaklaştığı ortaya çıkmıştır. Oligarşinin son dönem
saldırılarını göğüsleyebilecek tipte, sınıfın potansiyel enerjisini
açığa çıkarıp arkasına alan, yeni ve etkin bir sendikal mücadele tarzı
geliştirilemezse, bu bitiş kaçınılmaz görünmektedir.
Tekel direnişi, uzun zamandır dillendirilen işçi sınıfının toplumsal
öncülük potansiyelinin ortadan kalktığı yönündeki yaklaşımlara, durumun
hiç de böyle olmadığını gösteren bir cevap oluşturdu.
Tekel direnişi, son büyük bunalımla birlikte zaten düşüşe geçen
kapitalizmin moral üstünlüğüne ciddi bir darbe daha indirdi ve ülkede
uzun yıllardır bu moral üstünlük üzerinden yürütülen ve yığınlar katında
neredeyse hikmetinden sual olunmaz bir görünüme bürünen özelleştirme
politikalarının açıktan sorgulanabilmesi yolunda önemli bir katkı sundu.
Eylem, bu içi kararmış, umutsuz, dağılmış, teslim olmuş insanlar
ülkesinde, aslında o kadar da çaresiz olunmadığını ve yığınsal
mücadelenin hâlâ etkili bir biçimde sergilenebileceğini gösterdi, toplum
içinde baskıya karşı durma potansiyelini ve moral gücünü artıran bir
örnek oluşturdu.
Direniş, uzun zaman sonra sınıfla sosyalistleri ilk kez bu yoğunlukta
buluşturdu, tarafların birbirini bir kez daha yakından tanımalarına,
birbirlerine yeniden ısınmalarına, birbirlerinden öğrenmelerine,
özellikle işçilerin birçoğunun dünyaya daha farklı gözlerle
bakabilmesine vesile oldu. Direnişin ona katılan işçilerin siyasal
yaklaşımları üzerindeki kalıcı etkilerini gözlemleyebilmek için elbette
zamana ihtiyaç vardır; lakin ülkenin gündemini belirleyen büyüklükte bir
eylemin parçası olmanın onurunu ve hazzını tatmış işçilerin, direniş
öncesi edindikleri kimliklere artık kolay kolay sığamayacaklarını
söylemekte de hiçbir sakınca yoktur.
İşçilerle devrimcilerin buluşmasının aslında ne büyük bir güç
oluşturabildiğini dosta düşmana bir kere daha hatırlatan eylem, işçi
sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin, bir de devrimci bir politika ve
strateji çerçevesinde aynı kanalda buluşması durumunda neler
olabileceğine dair ipuçları sundu ve bu buluşmayı sağlayacak bir
mücadele tarzının, yani proletarya devrimciliğinin, geleceği kazanma
potansiyeline ışık tuttu.
Ülkenin emekçiler ve ezilen kesimler açısından devleşmiş sorunlarının
tek bir eylem ve onun sürdürücüleri tarafından çözümlenmesini beklemek
elbette çocuksu ve karşılığı olmayan bir yaklaşım olurdu. Bu direniş
sadece çözümlere gidebilecek doğrultuyu ve bu doğrultuda yol almanın
mümkün olduğunu gösteren bir adımdır. Yetmiş sekiz günlük Tekel
direnişiyle, Türkiye işçi sınıfı tarihine, geleceğe ışık tutacak, zengin
deneyimlerle dolu bir sayfa daha eklenmiştir.
Partimiz sınıf mücadelesinin bütünlüklü bir süreç
olduğuna ilişkin sahip olduğu politik tespitleri, Tekel direnişi
sayesinde geliştirdiği pratik eylemlerle sınama olanağı elde etmiştir.
Kürt özgürlük mücadelesi ile işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluşu
arasındaki mücadelesi arasındaki diyalektik ilişkiyi, pratiğimizle
hayata geçirmek için adımlar attık.
Tekel direnişi nedeniyle yaptığımız
dayanışma eylemlerindeki ajitasyon ve propagandamızı “işçi sınıfının
birliği ve hakların kardeşliği” ekseninde antişovenist birleşik bir işçi
sınıfı mücadelesi perspektifiyle ele aldık. Bu yaklaşımın işçilerden
azımsanmaz bir destek gördüğüne tanık olduk.
Partimiz geçmişte “Kürt meselesi mi? Sınıf meselesi mi?” şeklinde
yaşanan eklektik ve sonuçsuz tartışmayı bugün hem düşünsel açıdan hem de
pratik açıdan geride bırakmıştır. Tekel direnişi düşünsel olarak geride
bırakmış olduğumuz anlayışın pratik olarak da geride kaldığını
kanıtlayacak deneyler yapmamıza olanak sağlamıştır.
Tekel direnişine destek olmak için SDP çok sayıda militan eylem
yapmıştır. Onlarca üyesi göz altına alınmıştır. Kürt sorunundaki özgün
tutumundan kaynaklı olarak SDP, Tekel direnişine destek olmak için bu
özgün kavrayışının gerektirdiği şekilde eylemler geliştirmiş, işgaller
yapmış ve onlarca üyesini gözaltılara vermiştir.
Proletarya devrimcileri, bu parlak mücadele sayfasından dersler çıkarmak
ve tarihe çok daha etkileyici sayfalar eklemeye çalışmakla
yükümlüdürler. Tekel direnişi, aynı zamanda, bu ülkede bu yükümlülüğün
altından hakkıyla kalkabilecek bir güç potansiyeli olduğunu da
göstermiştir; ki hareketin geleceğini, bu potansiyelin şekillenme biçimi
belirleyecektir.
2. Taksim 1 Mayıs Alanının İşçi Sınıfı Tarafından Geri Kazanılması
1977 1 Mayıs’ındaki kontrgerilla katliamı bahane edilerek oligarşi
tarafından hep korkularla ve yasaklarla anılmaya itilen Taksim Meydanı
bu yıl işçi sınıfı ve sosyalistler tarafından zaptedildi. Taksim
meydanının açılması bir lütuf değildir,Taksim için mücadele edenlerin
başarısıdır.
Taksim’e çıkan, Taksim’de 1 Mayıs için mücadele edenler de işçilerdi.
İşsizler, güvencesiz enformel sektör işçileri, kent yoksulları, varoş
gençliği ve onlarla beraber öğrenci gençliğin ileri unsurları bu
mücadeleyi kararlılıkla sürdürdüler.
Taksim1 Mayısı denilince, tozun, gazın, polis terörünün altında özelde
Taksim genelde de hakları için mücadele edenlerin görüntüleri herkesin
aklındadır. Bugün Taksim alanının kazanılması partimizin de en aktif
öznelerinden olduğu Taksim direnişlerinin siyasal sonucudur.
Bu iki başlıkta devrimci enerjimizi kuvveden fiile çıkarmak suretiyle
gerçekleştirdiğimiz iradi müdahaleler, partimizin hanesine kaydedilecek
önemli siyasal kazanımlara tekabül etmiştir. Bu müdahaleler sırasında
edinilen örgütsel deneyimler ve elde edilen siyasi kazanımlar,
proletarya içerisindeki verili örgütlülük durumumuza ilişkin olarak
yukarıda betimlediğimiz tabloyu hızla değiştirmek yönünde bize ışık
tutmalı ve tüm parti örgütümüz sınıf örgütlenmesine dönük olarak gereken
adımları aynı militan ruhla atmayı şiar edinmelidir.
Bu doğrultuda konferansımız:
Partimizin 1. konferansında önüne koyduğu ancak yukarıda değinilen
nesnel ve öznel nedenlerle bugüne kadar layıkıyla yerine getirilemeyen
“sınıf mücadelesinde stratejik öneme sahip işkollarını saptama,
çalışmalarını bu iş kollarında yoğunlaştırma, bu konuda kadrolar eğitme
ve buna uygun bir devrimci çalışma ve siyaset tarzını geliştirme”
görevinin Partimizin hiçbir kayıt ve şartla ertelenemeyecek aslî bir
görevi olduğunun ve bu görevin yerine getirilmesinde gösterilecek
savsaklamacı ve/veya ihmalkâr tutumların proletaryanın devrimci kurtuluş
mücadelesine ihanet ile eşdeğer olduğunun altını çizer ve Parti
Meclisini SDP’nin yeniden yapılanması ve reorganizasyonu ile ilgili
olarak atılacak adımlarda bu hususa gerekli önemin verilmesi için
görevlendirir.
----------------------------------------------------------------------------
SDP’NİN YENİDEN YAPILANMASI VE KADRO POLİTİKASI ÜZERİNE
KARAR
(Oybirliğiyle Kabul Edildi)
A.Kadro Politikası
1.
“SDP, sınıfsız-sömürüsüz dünya için mücadele amacıyla kurulmuş ve işçi
sınıfını eyleminin temel gücü olarak belirlemiş, çoğulcu, devrimci,
enternasyonalist, sınıfsal bir kitle partisidir. SDP bu niteliklerine
uygun parti olma özelliğini ancak işçi sınıfı içerisinde kök salarak
örgütlendiği ve onun her düzeydeki eylemine yön vererek öncülük
edebildiği ölçüde kazanabilir”. İşçi sınıfı içinde kök salabilmek,
egemen sisteme karşı çok yönlü (ideolojik, politik, örgütsel, sanatsal,
felsefi vb) mücadele alanlarında kurumsallaşmayı zorunlu kılar. Soruna
bu açıdan baktığımızda da kaçınılmaz olarak kadro politikasının önemi
ortaya çıkar. Gerçekçi ve uygulanabilir bir kadro politikasına sahip
olmak, sosyalizm mücadelesinin olmazsa olmazıdır.
2.
Her örgütlü mücadele kendisine uygun kadro profilini şekillendirir.
Kadrolar siyasi mücadele içinde kendiliklerinden var olmazlar. Kadrolar
ancak kendilerini var edecek olan uygun örgütsel mekanizmalar ve somut
siyasal mücadeleler sayesinde (eğitimler, denetlenebilir ve hedefli
örgütsel faaliyetler) gelişirler.
3.
Bu açıdan bakıldığında SDP kadroların somut siyasi mücadelelere uygun
bir biçimde gelişimini ve donanımını, işçi sınıfı içinde kök salma
faaliyeti temel ekseninde, tüm mücadele alanlarına uygun kadroların
şekillendirilmesi olgusunu kadro politikası çerçevesinde tanımlar ve
karara bağlar.
4.
SDP’nin kadro politikası liseden üniversiteye, üniversiteden mesleki
yaşama kadar olan süreci mücadele içinde, eğitim ve üretimin birliği
perspektifiyle, kadrolaşmaya ve uzmanlaşmaya hizmet edecek bir tarzda
örgütlenmesine önem vermelidir.
Bu perspektif ışığında Konferans aşağıdaki kararları alır:
1.
Konferansımız SDP Parti Meclisini, işçi üyelerinin üretim sürecindeki
genel teorik ve politik eğitimini örgütlemek ve öğrenci olan üyelerin
liseden üniversiteye, üniversiteden de meslek hayatına kadar olan süreci
bir kadro faaliyeti çerçevesinde planlamak üzere görevlendirir.
2.
Bu planlama, liseli ve üniversiteli üyelerin geçeceği eğitsel aşamaları,
(okunacak kitaplardan, yaz kamplarına, eğitim çalışmalarına) detaylı
olarak içerecektir. Liseli üyelerin üniversite tercihlerine,
üniversiteli üyelerin mesleki süreçlerindeki çalışmalarına, oda, sendika
çalışmalarına kadar ayrıntılı bir planlama süreci öngörülmektedir.
3.
İşçi olan üyelerimizin (liseyi bitirmeden işçi olarak çalışmaya başlayan
ya da meslek liselerinden sonra işçi olan) temel eğitim ve stratejik
pilot işkollarına yönelmesi sağlanacaktır.
4.
Tüm SDP gençliği bu planlama süreçlerinden geçmek ve öngörülen eğitim
süreçlerine tabi olmakla yükümlü olacaktır. Parti faaliyetlerimiz bu
temel ideolojik, politik örgütsel formasyonu almış kadrolarımızın
üzerinde bir planlama çerçevesinde yükselecektir.
B. Parti Üyelikleri Hakkında
Yaşamış olduğu parti içi krizler SDP’nin üyelik profilini derinden
etkilemekle kalmamış aynı zamanda üyelerin bir kısmının partiden
uzaklaşmasına neden olmuştur. Bu durum parti üyeliğinin nicelik ve
nitelikçe zarar görmesine yola açmıştır. Diğer yandan gerek krizlerin
etkisi ile ve gerekse de örgütlü çalışma alışkanlığının kazanılamamış
olması sebebiyle üyelerimizin bilgilerini merkezi olarak derleyecek ve
depolayacak bir mekanizmanın kurulması söz konusu olmamıştır. Üyelerinin
bilgisine sahip olmayan bir partinin politik faaliyetinden başarı
beklemek anlamlı olmayacaktır. Bu sebeple konferansımız aşağıdaki
kararları alır.
1.
Tüm örgütümüzü kapsayacak bir biçimde bir üyelik yenileme çalışması
başlatılmalıdır.
2.
İvedilikle yeni üye formları oluşturulmalı, bu formlarda yer alan
bilgilerin (kişiye özel bilgiler: kan grubu, iş ve uzmanlık dalı,
etnisitesi, bildiği diller, gelir düzeyi, spor, müzik uğraşıları vb.)
güvenli bir dijital ortamda ve birden çok kopya biçiminde saklanması
sağlanmalıdır.
3.
Bu bilgiler çerçevesinde bir örgütsel şema hazırlanmalı ve acil durum
(doğal afetler, savaş, darbe vb) hareket prosedürleri planlanmalıdır.
C. Parti Arşivi Hakkında
On seneye yaklaşan geçmişe sahip olan partimizin temel eksiklerinden
birisi yeterli bir kurumsal belleğe sahip olmamasıdır. Belleğe sahip
olmamak baştan partinin politik ve örgütsel birikim sahibi olmasını
engellemekte ve bu durum da mücadelede zafiyete neden olmaktadır. Bu
nedenle
1.
Partimizin (geçmişe yönelik olarak da) bütün yayın, afiş, bildiri,
fotoğraf, video vb. materyallerinin derlenerek arşivlenmesi ve dijital
ortamda tasnif edilmesi çalışmalarına derhal başlanmalıdır.
2.
Bu arşiv çalışmaları aynı zamanda yerellerde de yapılmalıdır.
3.
Parti arşivi güvenlikli bir biçimde İstanbul ve Ankara’da olmak üzere
iki nüsha olarak saklanmalıdır.
----------------------------------------------------------------------------
CİNSEL TACİZ KRİZİ İLE İLGİLİ ÖZELEŞTİRİ KARARI
(6 red, 6 çekimser oya karşılık Oyçokluğuyla Kabul Edildi)
Gerekçe:
1.
Bilindiği gibi SDP 3. Büyük Konferans’ı “parti içi
kriz” koşullarında gerçekleşmiş, Nisan 2007’de bir MYK üyesi kadının
“cinsel taciz beyanı”yla başlayan ve diğer politik ve örgütsel
sorunlarla iç içe geçerek kronikleşen “parti içi krize”, partinin
birliği, amaçları ve ilkeleri doğrultusunda çözüm üretememişti. Adeta
bir “kuralsız savaş” biçiminde yaşanan “parti içi mücadelenin” sosyo-politik
ve sosyo-psikolojik etkileri altında gerçekleşen konferansın, parti içi
krize “devrimci çözüm” üretememiş olması, 4. Kadın Konferansı’nda (24-25
Ekim 2009 tarihinde gerçekleşen) da saptandığı gibi, başta kadın
politikaları ve mücadelesi olmak üzere, partiye büyük zararlar verdi ve
yaşamın her alanında açmaza alan bir noktaya sürükledi.
2.
a) Gerek cinsel taciz beyanıyla başlayan sorunların
bir “parti içi krize” dönüşmesinde, gerekse Konferansın krize “devrimci
çözüm” üretememiş olmasında yine 4. Kadın Konferansı’nın saptadığı gibi
“parti içinde iktidar hırsıyla davranan” ve “kadınların ortak tutum
geliştirmesinin imkanlarını ortadan kaldıran” partili erkeklerin
oynadıkları “geleneksel erkek egemen rol” olduğu gerçeği görmezden
gelinemez. Erkeklerin oynadığı bu “geleneksel erkek egemen rol” yalnızca
partinin anti cinsiyetçi ilkelerinin çiğnenmesine, “parti içindeki erkek
egemenliğine karşı mücadelenin gerilemesine” yol açmakla kalmamış, aynı
zamanda partinin “tutarlı bir kadın politikasından uzaklaşmasına neden
olmuş ve kadın mücadelesine zarar vermiştir.”
b) Parti içi krizle birlikte
yaşanan kamplaşma ve “psikolojik yarılma”, kadınları da ayrıştırmış,
bunun sonucu olarak partide kadın örgütlülüğü sekteye uğramış, kadın
dayanışmasının zemini ortadan kalkmıştır. 4. Kadın Konferansı’nın da
saptadığı gibi bu süreçte kadınlar da kadın kazanımları doğrultusunda
adım atamamış, erkek egemenliğinin etkisi altında kalmıştır. Bu durum
uzun vadede SDP içinde erkek egemenliğinin “baskın bir unsur” olarak öne
çıkması sonucunu da doğurmuştur.
3.
SDP, bir önceki dönemde parti ilkelerinin, hukukunun ve kurullarının
çiğnenerek “kendinden menkul çözüm arayışları”nın trajik sonuçlarını
yaşamış, bedelini ağır biçimde ödemiştir.
Kabul etmek gerekir ki, partinin ayağında bir
pranga gibi duran ve kendi mecrasında çözülemeyen bu sorunu görmezden
gelerek sosyalist amaçları ve devrimci ilkeleri doğrultusunda “ yeni bir
hayat kurma”
iddiası ne inandırıcı, ne de mümkün
olabilir.
4.
SDP bir amaca ulaşmak için her yolu “mübah” gören bir parti değildir,
olamaz da. SDP’nin bütün eylemlerine ve sorunlarının çözümüne program ve
tüzükte belirlenmiş devrimci ilkeler ve demokratik kurallar yön
vermektedir. SDP, kendi sorunlarını her hangi bir parti bileşeninin, her
hangi bir parti üyesinin kendi özgün kavrayış ve kurallarıyla değil,
kendi iç hukuku, kurulları, ilkeleri ve yöntemleriyle çözebilecek bir
partidir.
Konferans bu gerekçelerden hareketle:
a) SDP’nin geçmiş dönemde iki kadın üyenin sözlü cinsel taciz beyanı
karşısında parti tüzüğünde belirlenmiş organları işletemediğini,
kurallar doğrultusunda adımlar atma iradesi gösteremediğini saptar ve
yanlış yaptığını kabul eder.
b) SDP, dönemin konuyla ilgili ve yetkili
organlarının SDP’nin anti cinsiyetçi ilkesine uygun davranmadığı, parti
içinde erkek egemenliğine prim verdiği, bu nedenle SDP’nin cinsel taciz
beyanında bulunan kadınları mağdur ettiği,
kadın dayanışması ve mücadelesini
zayıflattığı için, başta cinsel taciz beyanında bulunan kadınlar olmak
üzere, bütün kadınlardan, dost güçlerden özür diler ve özeleştiri
verdiğini sosyalist, devrimci, demokratik kamuoyuna ilan eder.
c) Konferans, bundan böyle partinin temel belgelerinde belirlenmiş
amaçları, ilkeleri ve kurallarını eksen alan bir partinin
reorganizasyonu için gerekli özeni göstereceğini taahhüt eder. Bu
vesileyle partinin bütün organlarını, üyelerini ve bileşenlerini
partinin sosyalist amaçları, devrimci ilkeleri ve demokratik kurallarına
bağlı biçimde faaliyet yürütmeleri ve sorunlara çözüm üretmeleri
konusunda duyarlı olmaya çağırır.
d) Konferans,
erkek ve kadınıyla bütün parti üyelerine
yol gösterici olması bakımından 3. Kadın Konferansı’nda alınan aşağıdaki
kararı bir kez daha teyit eder:
“Toplumsal
cinsiyet temelli ayrımcılık, kadınların hayatlarının her alanında devam
ettiği ölçüde, cinsiyetçiliğe karşı mücadelemiz de devam edecektir. Bu
mücadelenin somut adımları içinde bizim için belirleyici olan erkek
egemenliğinin aşındırılması ve kadınların mücadele içinde güçlenerek
çıkmasıdır. Bunun yolu ise, kadınlar arasında dayanışmacı ilişkiler
tesis etmekten, örgütlülüğü yükseltmekten geçer.
Kuşkusuz, sosyalist erkekler de bu egemenlikten bağışık olmadığından,
parti içinde de cinsiyetçilikle karşı karşıya gelmemiz söz konusu
olmaktadır. Sosyalist erkekler, zaman zaman bu cinsiyetçiliğin
uygulayıcısı olurken, zaman zaman da kadınların yaşadığı sorunlara
müdahale etmeye çalışmakta, öğreten, emreden, yönlendiren, kendi
iktidarlarını pekiştiren bir araç olarak kadın mücadelesini
kullanmaktadırlar. Kadın sorunu karma politikanın iktidar mücadelesi
içinde kolaylıkla harcanabilmektedir. Bunun sonucunda da, kadınlar karşı
karşıya getirilmekte, rekabet körüklenmektedir. Açıktır ki, bu
yaklaşımla kadınların kazanması olası değildir. İhtiyacımız olan kendi
sözümüzü örgütlemek, dayanışma içinde güçlenmektir. Parti içinde
yaşadığımız kriz, bu durumun somut bir örneğidir.
Yaşadığımız pratik bize erkek egemen dil ve tarzın kadınlar arasında da
hakim olabildiğini bunun da yine kadınları hedef aldığını gösterdi.
Konferansımız maruz kaldığımız cinsiyetçilikle mücadele ederken bu erkek
egemen dil ve tarza düşmememiz gerektiğine işaret eder.
Kadınların bölünmesi, yalnızca erkek egemenliğinin çıkarınadır.
Kadınların bölünmekten hiçbir ortak çıkarı olamaz. Bu sebeple,
konferans, kendi cinsiyetçiliğini sorgulamadan, kendi cinsiyetçiliğiyle
yüzleşmeden sürece dahil olan erkeklerin egemen yaklaşımlarını mahkum
eder ve tüm kadınları cinsiyetçiliğe, erkek egemenliğine karşı ortak
mücadeleye çağırır.
Buradan hareketle konferans, cinsiyetçiliğe karşı somut bir kadın
dayanışmasının tesis edilebilmesi için partinin çeşitli organlarında bir
arada çalışma yürüten kadınların cinsiyetçiliği nasıl deneyimlediklerini
tartışabileceği mekanizmalar oluşturmasını hedefler. Erkek üyelerin de
kendi cinsiyetçiliklerini tartışmaları gerektiğinin altını çizer.”
e) Konferans, partinin bu tutumu ve geçmiş teamülleri ışığında, parti
içinde erkek egemenliği ve cinsiyetçiliğe karşı kararlı bir mücadele
hattı örmeyi öncelikli bir görev olarak belirler ve bu konuda bütün
parti üyelerini göreve çağırır.
----------------------------------------------------------------------------
TOPLUMSAL BİR ÜRETİM OLARAK ‘SANAT’ ÜZERİNE KARAR
(Oybirliğiyle Kabul Edildi)
‘Sanat’ bir toplumsal üretimdir. Türkiye sosyalist
hareketinin pek çok bileşeni için neredeyse sıradanlaşmış bir söylem
olan “sanatın toplumsal bir üretim olması”, yaygınlığından olsa gerek,
en az yaygınlığı kadar da ‘görünmez’ bir tanımlamadır. Tanımın iki
bileşeni vardır. Bileşenlerden birisi onun üretiliş şekline gönderme
yaparken, diğeri ise onun ‘yaratım’ değil, üretimle
ilişkili bir anlam dünyasında değerlendirilmesini önerir.
Bugün sanat olarak adlandırdığımız faaliyetlerin tarihsel serüveni
izlendiğinde, ‘büyüden sanata’ giden uzmanlaşma ve yabancılaşma
sürecindeki en önemli tarihsel kırılmanın kapitalizmle eş zamanlı
yaşandığı söylenebilir. Kapitalizm, üretim sürecini parçalayan aşırı
uzmanlaşmış ve yabancılaştırıcı yapısıyla, benzeri süreçlerin bugün
‘sanat’ dediğimiz uğraş alanlarında da yaşanmasına yol açmıştır. Kökleri
Rönesans’a kadar götürülebilecek bu uzmanlaşma sürecinde gerçekleşen
dönüşümler, aslında ‘zanaat’ olarak değerlendirilmesi yerinde olan
faaliyetlerin ‘sanat’ olarak etiketlendiği bir sürecin önünü açmıştır.
El ustalığı isteyen işler ya da uygulama becerisi anlamındaki zanaat ile
gene aynı derecede uygulama becerisi ve ‘yaratıcılık’ gerektiren sanat
arasında üretim süreçleri açısından esaslı bir ayrım yapılamaz. Bu ikisi
arasındaki ayrım, “estetik” kavramıyla paketlenmiş bir sınıfsal gösterge
olarak bazı faaliyetlerin diğerlerinden üstün tutulması sürecinde ortaya
çıkar.
Rönesans’a kadar kilise himayesinde gelişen müzik, resim, oymacılık,
ağaç baskı vb. pek çok pratik, Aristokrasi ve daha sonrasında da
burjuvazinin kendi sınıfsal konumlarına görünürlük kazandırması
sürecinde “estetik” olarak işaretlenen sınıf kodlarına dönüştürülmüştür.
Sanatın toplumsal doğasını anlamak, tarihsel ve sosyolojik iki patikadan
yol alınarak yapılabilecek bir yolculuktur. Tarihsel patika onun
toplumun yapısına kök salmış kolektif bir üretimden, “dahi” sanatçılar
tarafından üretilen “estetik” bir kategoriye nasıl dönüştüğünü göstermek
açısından önemliyken, sosyolojik patika ise onun üretim süreci de dahil
olmak üzere toplumsal ilişkilerden kaynaklanan doğasını anlamamıza
yarayacak malzemeler sağlar.
Yukarıdaki gerekçeler ışığında konferansımız;
‘Sanatı’ toplumsal bir üretim olarak kabul eder.
Sanatçılar arasında olduğu kadar sanat dalları arasında da kolektif bir
çalışma tarzını egemen kılmaya çalışır, ‘sanatın’ her türünde
disiplinler arası üretimlere öncelik verir.
Bugünkü
haliyle Rönesans’tan bu yana ortaya çıkan toplumdan bağımsız “sanatçı”
kavramı eleştiriye açar ve bu yabancılaşmaya karşı ortak mücadele eder.
‘Sanat’ı insanın temel hakları arasında kabul eder; insanın yeniden
insanlaşmasının ve özgürleşmesinin bir alanı olarak görür.
‘Sanat’ alanında da kapitalizme, şovenizme, militarizme ve kadınlara
yüklenen cinsiyetçi rollere karşı mücadele eder.
Kültürel, ‘sanatsal’ toplulukların kendilerini her koşulda ifade
edebilmelerinin önündeki engellere karşı mücadele eder ve onların
örgütlenme özgürlükleri savunur.
‘Sanatı’ mümkün olduğu kadar aracı kurumlardan bağımsızlaştırarak
doğrudan toplumla buluşturmanın yollarını araştırır ve sokağın
özgürleştirici dinamiklerini destekler.
Konferans, sanatı ne sadece araç, ne sadece amaç olarak görür.
Sosyalist Demokrasi Partisi, gelecek toplum tasavvurunun da bir gereği
olarak üyelerinin sanatla ilgilenmesini teşvik eder. Sanatçılarla
onların bağımsız örgütlenme ve mücadele biçimlerini yadsımaksızın
yaratıcı ilişkiler kurmaya özen gösterir. Bu ilişkilerin hem kadro
profilimizi zenginleştireceğini hem de ‘sanat’ çevrelerinin yüzünü
sosyalizme çevirmesinin bir imkânı olarak görür.
----------------------------------------------------------------------------
SOL İÇİ ŞİDDET ÜZERİNE KARAR
(Oybirliğiyle Kabul Edildi)
Konferansımız 28 Mayıs 2010 tarihinde SDP’li ve
ÖDP’li gençler arasında meydana gelen olaylardan derin üzüntü duymuştur.
SDP, ÖDP’yi kardeş parti olarak görmekte ve
ilişkileri demokratik teamüllere uygun olarak yürütmeye özen
göstermektedir.
Bu çerçevede konferansımız:
SDP’nin sol içi şiddeti bir sorun çözme yöntemi
olarak görmediğini bir kez daha teyit eder,
Olaylarda
kendi üzerine düşen sorumluluktan dolayı
özür diler ve özeleştiri verir,
Bu olumsuz durumdaki
sorumluluğunu sorgulamak ve sorunu diyaloga dayalı bir biçimde
çözümlemek için yetkili organlarını görevlendirir ve yaralı arkadaşlara
en içten duygularla tekrar geçmiş olsun dileklerini ilan eder.
----------------------------------------------------------------------------
|